Son Dakika
İnşa

Direniş, Suriye’deki İsrail-Türkiye çelişkisinden nasıl yararlanabilir?

Direniş, Suriye’deki İsrail-Türkiye çelişkisinden nasıl yararlanabilir?
Direniş, Suriye’deki İsrail-Türkiye çelişkisinden nasıl yararlanabilir? YDH
Yazı boyutu
100%
7 dk okuma
YDH - Suriye sahasındaki İsrail-Türkiye gerilimi, Lübnan direnişi açısından askeri bir ittifak arayışından ziyade, İsrail’in "önleyici müdahale" ve "genişleyen tampon bölgeler" doktrinini uluslararası alanda ifşa etme imkânı sunuyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad'ın yorumuna göre direniş, bu vesileyle tartışmayı salt kendi silahlarının tasfiyesi zemininden çıkarıp Lübnan’ın egemenliğini, sınır dokunulmazlığını ve kalıcı işgal tehlikesini merkeze alan bölgesel bir meşruiyet çizgisine taşıyabilir. Türkiye ile egemenlik hakkı ilkesinde, Washington ile de bölgesel istikrar kaygılarında doğan ayrışmalardan yararlanılarak İsrail’in çok cepheli hareket alanı daraltılabilir.

Lübnan'daki direnişin Suriye sahasında İsrail ile Türkiye arasında tırmanan gerilimden sağlayabileceği en büyük fayda, yeni bir cephe açmak ya da bu anlaşmazlığı Ankara ile kurulacak askeri bir ittifaka dönüştürmeye çalışmak değildir.

Asıl kazanım çok daha derindedir: İsrail’in Lübnan ile çatışmasını kendi sınırlarına hapsolmuş münferit bir Lübnan-İsrail meselesi gibi sunma kabiliyetini kırmak ve yeni İsrail doktrininin bölgedeki bütün devletlerin egemenliğini ve sınırlarını tehdit eden bölgesel bir soruna dönüştüğünü gözler önüne sermektir.

İsrail, Suriye’de de Lübnan’da başvurduğu mantığın aynısını işletiyor: Siyasi sınırlarıyla yetinemeyeceğini, güvenliğinin gelecekte tehlike yaratabilecek kapasitelerin oluşmasını engellemek adına başkalarının topraklarına müdahaleyi zorunlu kıldığını öne sürüyor.

Lübnan’da bu yaklaşım tampon bölgeler ve sınır ötesi askeri varlıkla kendini gösterirken, Suriye’de olası bir Türk intikalini engellemek amacıyla bir askeri üssün vurulmasıyla su yüzüne çıktı.

Ofer Shelah’ın çalışması da bu dönüşümü Gazze, Lübnan ve Suriye’de İsrail varlığına dayalı tampon bölgelere geçiş olarak tanımlıyor; ardından bu durumun "yerleşimin güvenlik sağladığı" fikriyle birleşerek tampon bölgeyi zamanla sürekli genişleyen bir yerleşim alanına dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor.

İşte Lübnan direnişinin elde ettiği ilk önemli stratejik kazanım tam da burada beliriyor: Meselenin "direnişin silahları" sorunundan çıkarılıp "Lübnan’ın toprak bütünlüğünü kim koruyacak?" sorusuna evrilmesi.

Zira İsrail, uluslararası tartışmanın yalnızca "Direnişin silahları nasıl tasfiye edilir?" sorusu etrafında dönmesini istiyor.

Oysa Suriye’deki pratiklerin ifşa ettiği doktrin, karşı soruyu çok daha yakıcı hale getiriyor: İsrail’in güneyi kalıcı bir güvenlik alanına çevirmesini engelleyen caydırıcı güç ortadan kalktığında ne olacak?

"Tampon bölge"nin uzun vadeli bir işgale, ardından sivil ve yerleşimci yeni bir fiili duruma dönüşmeyeceğini kim garanti edebilir?

Bu nokta son derece hayatidir; zira Shelah uzak bir teorik ihtimalden bahsetmiyor, döngüsel bir mantığı tasvir ediyor: Önce tampon bölge, ardından askeri varlık, sonra yerleşimin güvenlik getirdiği iddiasıyla muhtemel yerleşimler, akabinde ordunun yerleşimcileri koruma ihtiyacı ve nihayet güvenlik kuşağının daha da genişlemesi.

Buradan hareketle direniş, söylemini salt kendi varlığını savunma noktasından Lübnan sınırlarının dokunulmazlığını ve nihailiğini savunma zeminine taşıyabilir.

Böylece mesele "Elimizdeki silahı korumak istiyoruz" savunusu olmaktan çıkar, "İsrail'in güvenliği için uluslararası sınırları yetersiz gören ve Lübnan topraklarında güvenlik kuşağı oluşturmayı hedefleyen fiili bir doktrini var" hakikatine dönüşür.

İkinci kazanım ise İsrail ile Türkiye arasındaki karşıtlıktan doğuyor. Türkiye direniş ekseninin bir parçası olmadığı gibi birçok başlıkta bu eksenle derin görüş ayrılıklarına sahip; ne var ki İsrail’in Suriye’deki saldırılarına karşı sergilediği itiraz, Lübnan için de geçerli ve faydalı bir ilkeye dayanıyor: İsrail’in, egemen bir devletin kendi topraklarında ne yapabileceğini belirleme hakkını kendinde görmesini reddetmek.

Başka bir deyişle Lübnan, kapsamlı bir siyasi ittifaka girmeksizin, Türkiye ve diğer aktörlerle tek bir somut ilke etrafında buluşabilir: İsrail, çevresindeki devletler üzerinde bir güvenlik vesayeti kurma hakkına sahip değildir.

Bu durum, direnişe ve Lübnan devletine işgale karşı diplomatik manevra alanını genişletme fırsatı sunuyor.

Lübnan, "güvenlik bölgeleri"ne tek başına itiraz eden bir ülke görüntüsünden sıyrılarak konuyu Lübnan’ı, Suriye’yi ve muhtemelen diğer bölge ülkelerini de içine alan daha geniş bir bağlama yerleştirebilir: İsrail, kendi milli güvenlik kavramını komşularının topraklarına önleyici müdahale hakkına dönüştürmeye çalışıyor.

Üçüncü kazanım, çelişkilerin çoğalması sonucu İsrail’in hareket alanının daralmasıdır. Lübnan’da asker tutmak, Suriye’de serbestçe hareket etmek, Gazze’deki savaşı sürdürmek, İran ile yüzleşmek ve Türkiye’nin Suriye’deki varlığını sınırlamak isteyen bir İsrail; devasa siyasi, askeri ve diplomatik kaynaklara muhtaçtır.

Shelah’ın "Süper-Sparta" kavramsallaştırmasına yönelttiği en temel eleştirilerden biri de tam olarak budur: Sürekli çoklu cephelerde savaşan bir ordu, genişleyen güvenlik sınırları, tükenen ihtiyat kuvvetleri ve uzun bir savaşın maliyetini sırtlanan bir ekonomi.

Dolayısıyla Lübnan zaviyesinden bakıldığında, beliren her yeni çelişki İsrail’i fazladan bir hesap yapmaya mecbur bırakıyor. Ancak burada çelişkilerden yararlanmak ile çatışmayı körüklemek arasındaki çizgiyi net çekmek gerekir.

Zira Lübnan’ın çıkarı bir İsrail-Türkiye savaşında değildir; böylesi bir savaş Suriye’yi ve Doğu Akdeniz’i Lübnan için çok daha tehlikeli bir sahaya çevirebilir. Asıl çıkar, İsrail’in her cephede kendi iradesini tek başına dayatma gücünün zayıflamasındadır.

Dördüncü kazanım ise doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ile ilgilidir. Washington’ın İsrail’in Suriye’deki saldırısını eleştiren tepkisi, Amerikan ve İsrail çıkarlarının her zaman örtüşmediğini gösteriyor; bu da Lübnan için son derece kıymetli bir veri sunuyor.

Shelah’ın çalışmasında da İsrail’in, operasyonları Washington’ın hedefleriyle çatıştığında dahi sınırsız bir askeri harekat serbestisine sahip olduğu fikrine açık bir eleştiri getiriliyor.

Yazar, İran savaşının patlak vermesinden sonra Güney Lübnan’a düzenlenen harekatın, Washington’ın izlemek istediği çizgiyle çeliştiği için ABD ile yaşanan görüş ayrılığını derinleştirdiğini savunuyor.

Bu tespit, rasyonel bir Lübnan siyasetinin Washington’ı İsrail’in kararlarıyla her daim özdeş, monolitik bir blok olarak görmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. İsrail işgalini ve tampon bölgeleri bizzat Amerikan siyasetinin üzerinde bir yüke dönüştürme imkanı mevcuttur: Washington bir yandan Lübnan devletinin egemenliğini savunurken diğer yandan bu topraklarda kalıcı bir İsrail varlığını nasıl kabul edebilir?

Uzun vadede belki de en can alıcı olan beşinci kazanım ise toprak ile silah arasındaki bağın koparılmasını engellemektir. Zira siyasi tartışmalar çoğunlukla silah meselesiyle başlar, işgal ise sonradan ele alınacak ikincil bir başlık gibi görülür.

Oysa İsrail’in yeni hamleleri denklemi tersine çevirme imkanı veriyor: İsrail’in sahadaki projesinin mahiyeti nedir? Çekilme tam ve kesin midir? Lübnan sınırları nihai midir? Bölge halkının köylerine ve topraklarına dönüşü garanti altında mıdır? Sınır hattının tampon bölgeye, ardından diğer coğrafyalarda yaşandığı gibi yerleşimci bir oldubittiye dönüşmeyeceğine dair bir güvence var mıdır?

Böylelikle direnişin elindeki silahların geleceği, işgal ve egemenlik meselesinin çözümlenmesine yönelik bir sürecin parçası haline gelir; İsrail’e askeri harekat ve işgal serbestisi tanınırken direnişten talep edilen bir ön koşul olmaktan çıkar.

Direnişin Suriye’deki gelişmelerden çıkarabileceği en temel ders budur: İsrail, meselenin komşu ülkedeki silahlarla başlamadığını bizzat kendi eylemleriyle kanıtlıyor. Suriye’de henüz tamamlanmamış bir Türk varlığını vuran İsrail’in yeni mantığına göre, ileride potansiyel bir gücün doğma ihtimali bile askeri müdahale için yeterli bir gerekçe oluşturuyor.

Demek ki belirli bir askeri kapasitenin ortadan kaldırılması, İsrail’in taleplerinin son bulacağı anlamına gelmiyor; İsrail bilahare başka bir kapasitenin, yeni bir askeri konuşlanmanın, belli bir silah türünün ya da sınır boyundaki ekonomik yahut imar faaliyetlerinin engellenmesini talep edebilir.

Bir başka ifadeyle, yeni İsrail doktrini "Artık güvendeyiz ve sınırlarımıza dönüyoruz" diyebileceği net bir sınır çizgisi tanımıyor.

İşte bu durum, Lübnan’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün garanti altına alınmasını, mantıksal olarak diğer bütün tartışmaların önüne geçiriyor.

Bu nedenle Lübnan’ın İsrail-Türkiye çelişkisinden sağlayabileceği en nitelikli fayda askeri olmaktan ziyade siyasi ve stratejiktir: İşgali tali bir gündem olmaktan çıkarıp tartışmanın merkezine oturtmak, tampon bölge ve yerleşim tehdidini uluslararasılaştırmak, sınırların nihailiği ile devletlerin egemenliği etrafında olabilecek en geniş bölgesel uzlaşmayı inşa etmek, İsrail’in istikrarı bozan adımları karşısında Washington ile Tel Aviv arasındaki çatlakları değerlendirmek ve güneydeki her türlü geleceğe dönük düzenlemeyi İsrail’in kesin çekilmesine, hiçbir tampon bölgeye veya yerleşimci varlığına mahal bırakılmamasına bağlamaktır.

Böylece direniş, salt kendini savunan bir pozisyondan siyaseten çok daha güçlü bir zemine geçer: İşgalcinin güvenlik bahanesiyle bir şerit koparmasına ve bu geçici güvenlik alanını fiili bir sınıra dönüştürmesine geçit vermeyerek bizzat bir bütün halindeki Lübnan fikrini savunur.

Bugün Suriye sahasında yaşanan gerilim, Lübnan için temel bir gerçeği aydınlatıyor: İsrail ile çatışma artık yalnızca silahı kimin taşıdığıyla ilgili değil; toprağın kime ait olduğu, sınırları kimin çizdiği, Lübnan’ın egemenliğinin nerede bitip "İsrail güvenliği"nin nerede başladığına kimin karar verdiği meselesidir.

Bu zemin, direnişin yeni İsrail doktrinini işgale mazeret olmaktan çıkarıp işgale karşı bir argümana dönüştürebileceği asıl siyasi mücadele alanıdır.

Çeviri: YDH

İlgili Haberler