İsrail'deki seçim yarışı: Savaşı sona mı erdirecek yoksa yönetimini mi şekillendirecek?
❝Şu sıralar İsrail seçimlerinin sonuçları üzerine bahis oynamak pek çoklarına cazip gelebilir; ancak asıl mühim olan, bu seçimlerin bir sonraki dönemin gidişatını belirleyecek kaçınılmaz bir dönemece dönüşmüş olmasıdır.❞
YDH ― El-Ahbar gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim el-Emin, İsrail’in mevcut savaş politikalarını yalnızca Netanyahu hükümetinin tercihleri üzerinden değil, İsrail toplumunun yapısı, yerleşimci ideolojisi, Batı ile ilişkileri, ekonomik elitlerin tutumu ve bölgesel dengeler üzerinden çok katmanlı biçimde ele alıyor. El-Emin, okuyucuya esas meselenin “Netanyahu gidecek mi, kalacak mı?” olmadığını; asıl meselenin İsrail'in sürekli savaş üzerine kurulmuş mevcut devlet modelini sürdürebilip sürdüremeyeceği olduğunu anlatıyor.
✱✱✱
İsrail’deki yerleşimcilerin büyük bir kesiminin, Yahudi mitlerinden aldıkları ilhamla, “öteki”ne karşı yürütülen savaşı kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü artık gün gibi aşikâr.
İsrail'in son üç yıldır yürüttüğü aleni savaşlar uluslararası arenada öylesine yankı buldu ki, yüz milyonlarca insanın dikkatinden kaçması imkânsızdı; hal böyleyken, söz konusu toplum şu sıralar dünya genelindeki pek çok hükümetin gündemine oturan bir seçime doğru gidiyor.
Ne var ki İsrail'e yönelik bu artan ilginin tek sebebi yürüttüğü savaşlar değil; bu durum aynı zamanda onun, ABD ve Avrupa öncülüğündeki Batı sömürgeciliğinin en temel aygıtlarından biri olmasından ileri geliyor.
Zira İsrail'in faaliyetleri yalnızca Filistin'le sınırlı kalmıyor; Yahudiler, kurdukları kurumlar ve ağlar vasıtasıyla Güney Amerika'dan Afrika'ya, Doğu Avrupa'dan Asya'ya dek sınırlarının çok ötesindeki coğrafyalarda da nüfuzlarını kullanıyorlar.
Tıpkı Lübnanlıların bir zamanlar ülkelerinin adını tüm dünyaya duyurma becerileriyle övünmesi gibi, İsrail de bugün büyük ölçüde benzer bir küresel etki alanı yaratmış durumda.
Aradaki tek fark şu: Son on yıldan bugüne uzanan süreçte, bu varlığın adı küresel hafızaya yalnızca savaş, suç ve kanla kazındı.
Dünyanın farklı köşelerindeki yönetim kademelerinde bulunan aklıselim gözlemcilere göre, Netanyahu hükümeti ile mevcut ABD yönetimi arasında ciddi bir çatlağın oluştuğu ve geriye yalnızca iki müttefik arasındaki sıradan bir koordinasyonun kaldığı son derece net.
Öte yandan, ABD ve Avrupa'daki Yahudi lobisi, bu olumsuz algıyı sadece Netanyahu ve kabinesiyle sınırlı tutmak ve bu tepkileri İsrail'in genelinden yalıtmak adına yoğun bir çaba harcıyor. Küresel Yahudi hareketi, İsrail'in dünyanın geri kalanı için katlanılması zorunlu bir kader olmadığını açıkça gözler önüne seriyor.
Ardından İran'a yönelik savaş patlak verdi ve Batı'nın kendi içindeki pek çok gerçeği de gün yüzüne çıkardı.
Filistin ve Lübnan'da yaşanan soykırım, Batı'nın çıkarları üzerinde henüz doğrudan ve belirleyici bir sarsıntı yaratmamış olsa da, İran'a karşı yürütülen savaş tüm küresel ekonomiyi kendi girdabına çekti.
Daha da mühimi, bu savaş tüm Arap Körfezi'ni apaçık bir savaş meydanına çevirdi.
Arap Yarımadası'ndaki monarşiler, savaşın ülkelerinde yarattığı ekonomik, sosyal ve hatta siyasi çaptaki ağır tahribatı gizlemeyi başarsalar da, iktidar sahipleri olup bitenin yakıcı gerçekliğinin gayet farkındalar.
Hal böyle olunca, söz konusu savaşın bölgedeki mevcut Batı çıkarları ve bu çıkarların geleceği üzerinde de derin bir etkisi var.
İsrail'in kendi iç dinamiklerine baktığımızda ise, bu aleni savaşın gidişatından kaygı duyan kesimlerin etkisinin oldukça sınırlı kaldığını görüyoruz.
Yetkili kurumların son üç yıldaki göçün boyutu ve niteliğine dair yayımladığı istatistikler, İsrail'deki “profesyonel elit” tabakanın bu acı gerçeklikten kaçmaya en meyilli grup olduğuna işaret ediyor.
Bu göç dalgasının tek nedeni, teknoloji, tıp, mühendislik ve özel sektör gibi alanlarda yüksek talep gören yeteneklerini ve bunlara bağlı çıkarlarını koruma güdüsü değil.
Aksine asıl mesele, bu zümrenin düşünce ve davranış yapısının zamanla Batılı liberal akımlarla aynı çizgiye gelmesi; yani piyasanın güce dayalı yatırımlara açık olduğu, ancak yatırımların kalıcılığı için istikrarın şart olduğu fikrini benimsemeleridir.
Bu kesim, kamu hizmetini hiçe sayan bir tabana yaslanan sağcı zihniyetin giderek artan etkisini, kendi geleceklerini tehdit eden bir düşman olarak algıladı. Üstelik İsrail'in ucu açık bir olağanüstü hal girdabına sürüklenmesi; politikacıların tutumlarını, medya özgürlüğünün sınırlarını ve ülkedeki yatırım iklimini derinden sarstı.
Öyle ki bu elit kesim, gücünü kamu hizmetinden dışlanmış işsizler ordusundan alan ve gittikçe palazlanan sağı, varoluşlarına yönelmiş yegâne tehdit olarak görmeye başladı.
Dahası, sonu gelmez bir olağanüstü halin ilanı; bir taraftan siyasilerin fevri adımlarına, diğer taraftan medyanın susturulmasına ve son olarak yatırım projelerinin sekteye uğramasına yol açtı ki tüm bunlar, söz konusu "elit" tabakayı ve onların İsrail'de kalan mensuplarını yepyeni bir siyasi zemin arayışına iten başlıca etkenlerdi.
Ne var ki yaklaşık altı hafta sonra sandığa gidilecek bu seçimlerde iktidar yarışına girenler, devletin o bilindik yayılmacı projesinin özüne dair belirgin bir görüş ayrılığı sergilemiyor.
Zaten İsrail toplumunun geneline nüfuz etmiş o saldırgan doğa, seçim arenasındaki söylemlerin belli sınırlar içinde kalmasına neden oluyor; muhalefet yarışta daha çok Netanyahu'yu savaşı yönetememekle, aldığı kararlarla İsrail ordusunu uluslararası arenada aranan bir katiller sürüsüne dönüştürmekle ve Ben-Gvir ile Smotrich gibi aşırı uçların yurt dışındaki İsrail imajını zedelediği eleştirileriyle vurmaya çalışıyor.
Yani Netanyahu'nun rakiplerinin -en azından şu aşamada- dile getirdikleri tek şey, onun yönetim tarzına karşı çıktıkları ve artık kenara çekilerek bu çatışmayı daha farklı bir yöntemle yönetmelerine müsaade etmesi gerektiği.
Okyanusun öte yanında, ABD yönetimi koridorlarında ise İsrail'de köklü bir siyasi değişimin şart olduğuna dair tartışmaların alevlendiği fısıldanıyor. Beklentilere göre bu değişim, İsrail'i o sürekli savaş halinden çıkarıp; Gazze'de, Lübnan'da ya da Suriye'de verilmesi gereken tüm tavizleri de göze alarak yeni bir uzlaşı zeminine çekecek.
ABD'deki bazı İsrail destekçileri, üç yıl öncesinin şartlarında mümkün görünen bu uzlaşı yolunun artık çıkmaza girdiğini fark etmiş olacaklar ki, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelere İsrail ile normalleşmeleri yönünde yaptıkları o ağır baskıdan vazgeçmiş durumdalar.
İsrail'le yaşanan bu çatışmanın dışında kalacağını daha ilk günden ilan eden yeni Suriye yönetimi bile, İsrail'in onu ne pahasına olursa olsun boyun eğdirmeye kararlı tutumu karşısında günden güne daha da kırılgan bir hale bürünüyor.
Buna bir de İsrail ile Mısır arasındaki ilişkilerde tırmanan ciddi gerilim eklenince; Ürdün ve onun etki alanındaki Ramallah merkezli Filistin Yönetimi, İsrail ile siyasi, askeri ve güvenlik boyutunda tam koordinasyon sağlayan tek muhatap olarak yalnızlaşıyor.
Şu sıralar İsrail seçimlerinin sonuçları üzerine bahis oynamak pek çoklarına cazip gelebilir; ancak asıl mühim olan, bu seçimlerin bir sonraki dönemin gidişatını belirleyecek kaçınılmaz bir dönemece dönüşmüş olmasıdır.
Sonuç ne olursa olsun, Netanyahu iktidarda kalsa dahi mevcut statükoyu eskisi gibi sürdüremeyecek.
Üstelik bu durum müttefiklerini ya da düşmanlarını memnun etme çabasından değil; asıl dayanıklılık sınavının artık cephedeki ordudan çıkıp, bizatihi İsrail toplumunun bu bitmek bilmez savaş haline tahammül edebilme kapasitesine dönüşmesinden kaynaklanıyor.
Hele ki inisiyatif ve kontrol çok daha uzun süre yalnızca İsrail'in elinde kalamayacakken!
Çeviri: YDH
İlgili Haberler
ABD, Kuveyt'in İsrail'le normalleşme sürecinin itici gücü
07 Eylül 2026 09:10
İsrail ile normalleşme nasıl işliyor?
02 Eylül 2026 09:06
ABD-Venezuela petrol anlaşması: Rakamların ötesinde
01 Eylül 2026 15:55
Larek Adası saldırısı: ABD’nin taktik hamlesi, İsrail’in stratejik yük…
31 Ağustos 2026 16:16
