INSS: Yahudi terörü İsrail’de kurumsal çöküşü hızlandırıyor
INSS, devlet desteği ve cezasızlıkla büyüyen Yahudi terörünün İsrail’deki kurumsal çözülmeyi derinleştirdiğini bildirdi.
YDH- Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün (INSS) yayımladığı rapor, Batı Şeria’daki yerleşimci terörünün münferit aşırılıkçıların eylemleri değil, İsrail yönetiminin ilhak ve Filistinlileri topraklarından sürme politikasının bir parçası olduğunu ortaya koydu.
“Çatışmadan Çözüme” araştırma ekibinin hazırladığı raporda, Yahudi terörü ve milliyetçi suçlardaki hızlı artışın güvenlikten devlet yönetimine ve İsrail’in uluslararası konumuna kadar uzanan çok boyutlu sonuçlar doğurduğu belirtildi.
Raporda, kolluk kuvvetlerinin hareketsizliği, güvenlik kurumlarına siyasi destek verilmemesi ve yargının etkisiz tutumunun yerleşimci saldırılarının yaygınlaşmasına zemin hazırladığı kaydedildi.
Araştırmacılar, İsrail yönetiminin saldırılar karşısında kararlı biçimde harekete geçmemesinin, yaşananların “yukarıdan yönlendirilen bir politika olduğunun kanıtını oluşturduğunu” vurguladı.
Bu tespit, yerleşimci terörünün İsrail devlet yapısından bağımsız bir güvenlik sorunu olmadığını; siyasi iktidar, ordu, yargı ve yerleşimci örgütleri arasındaki ilişki içerisinde işleyen bir sömürgeleştirme aracına dönüştüğünü gösteriyor.
Yerleşimci terörü hızla arttı
Rapora göre 2026’nın ilk yarısında 660 milliyetçi suç kayıtlara geçti. Bu sayı, 2025’in ikinci yarısına göre yüzde 63, geçen yılın aynı dönemine göre ise yüzde 50 artış anlamına geliyor.
Aynı dönemde düzenlenen yerleşimci saldırılarında 140 Filistinli yaralandı, altı Filistinli hayatını kaybetti.
Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisinin (OCHA) verilerine göre saldırıların sayısı günde ortalama altıya ulaştı.
Yerleşimcilerin İsrail askerleri ve polislerine yönelik saldırılarında da yaklaşık yüzde 36 artış kaydedildi. Yılın ilk yarısında asker ve polisleri hedef alan 45 olay yaşandı. Bunlar arasında taşlı saldırılar, fiziksel çatışmalar, yolların kapatılması ve askerî araçların lastiklerinin kesilmesi yer aldı.
İsrail ordusu Merkez Komutanlığındaki üst düzey subaylar, bazı tugayların tuttuğu olay kayıtlarının yüzde 80’e varan bölümünün Yahudi milliyetçisi suçlarla ilgili olduğunu bildirdi.
Raporda, yerleşimci şiddetine müdahale etmek üzere askerlerin başka bölgelere kaydırılması nedeniyle İsrail ordusunun Filistinlilere karşı önceden planlanan bazı gözaltı operasyonlarını iptal etmek zorunda kaldığı aktarıldı.
INSS’nin bu durumu İsrail ordusunun hareket kabiliyetini sınırlayan bir “güvenlik tehdidi” olarak ele alması ise işgal altındaki Filistinlilere yönelik askerî baskın ve gözaltı operasyonlarını olağan devlet faaliyeti kabul eden yaklaşımını yansıtıyor.
Cezasızlık münferit değil, sistematik
Rapordaki veriler, yerleşimci saldırılarının yalnızca siyasi olarak teşvik edilmediğini, yargı sistemi tarafından da büyük ölçüde cezasız bırakıldığını gösterdi.
2005 ile 2025 yılları arasında ideolojik saiklerle işlenen suçlar hakkında açılan soruşturma dosyalarının yaklaşık yüzde 94’ü herhangi bir iddianame hazırlanmadan kapatıldı. Vakaların yalnızca yaklaşık yüzde 3’ü mahkûmiyetle sonuçlandı.
İsrail ordusu Merkez Komutanı Tümgeneral Avi Bluth da şiddetin “boşlukta ortaya çıkmadığını ve kamuoyundaki destekten beslendiğini” söyledi.
Merkez Komutanlığındaki subaylar ise yeterli hukuki ve kolluk araçlarına sahip olmadıkları gerekçesiyle “hukuku uygulamakta her gün başarısız olduklarını” kabul etti.
Ancak yirmi yıllık cezasızlık tablosu, ortada yalnızca kurumsal kapasite eksikliği bulunmadığını gösteriyor. Soruşturmaların yüzde 94’ünün sonuçsuz bırakılması, yerleşimci terörünün İsrail’in işgal düzeni içerisindeki korunaklı konumunu ortaya koyuyor.
Yerleşimcilik ilhak ve tehcir politikasının aracı
INSS raporu, saldırılar ile Batı Şeria’da yürütülen daha geniş kapsamlı ilhak politikası arasındaki doğrudan ilişkiye de dikkat çekti.
Devlet bütçesi ve altyapısıyla desteklenen “tarım çiftlikleri” ile yerleşim karakollarının, Filistinlileri yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırmak amacıyla kullanıldığı belirtildi.
Bu yapıların, Batı Şeria üzerinde “İsrail egemenliği” kurmayı hedefleyen “Kesin Çözüm Planı”nın ilerletilmesine hizmet ettiği ifade edildi.
Raporda yalnızca bazı karakollar için kullanılan “yasa dışı” nitelemesi, İsrail hukukunun kendi içindeki ayrımı yansıtıyor. Oysa uluslararası hukuka göre işgal altındaki Batı Şeria’da kurulan İsrail yerleşimlerinin tamamı yasa dışı kabul ediliyor. Dolayısıyla mesele, belirli yerleşimcilerin şiddet eylemleri veya devletin izin vermediği birkaç karakolla sınırlı değil; yerleşimlerin bütünü, Filistin topraklarının ele geçirilmesi ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi sürecinin temel araçlarından birini oluşturuyor.
Aynı süreçte İsrail’in Filistin Yönetimi’ne aktarması gereken vergi gelirlerini alıkoyması nedeniyle yönetimin çalışanlarına maaşlarının yalnızca yüzde 50 ila 70’ini ödeyebildiği kaydedildi.
INSS, Filistin Yönetimi’nin daha fazla zayıflaması durumunda güvenlik güçlerinin İsrail’le yürüttüğü güvenlik koordinasyonunu durdurabileceği, hatta İsrail güçleriyle karşı karşıya gelebileceği uyarısında bulundu.
Bu yaklaşım, Filistin Yönetimi’nin mali krizini Filistin halkına etkileri üzerinden değil, İsrail’in işgal altındaki güvenlik düzeninin sürdürülebilirliği açısından ele alıyor.
INSS’nin kaygısı işgalin sona ermesi değil, yönetilebilir kalması
INSS, İsrail ordusu Merkez Komutanlığı, polis, Şin Bet, Sivil İdare ve Başsavcılık arasında kalıcı bir ortak görev gücü oluşturulması dahil dokuz maddelik bir eylem planı önerdi.
Öneriler arasında kolluk kuvvetlerinin siyasi müdahaleden korunması, bölgesel savunma birlikleri ile yerleşimlerdeki güvenlik ekiplerinin tamamen askerî otoriteye bağlanması ve B Bölgesi’ndeki yaklaşık 26 yerleşim karakolunun tahliye edilmesi bulunuyor.
Raporda ayrıca kısıtlama kararlarının teknolojik araçlarla denetlenmesi ve şiddet eylemlerinde kullanılan, devlet tarafından sağlanmış ekipmanlara el konulması istendi.
Devlet ekipmanlarının yerleşimci saldırılarında kullanıldığının kabul edilmesi, saldırganlarla İsrail kurumları arasındaki organik bağı bir kez daha ortaya koydu.
Buna rağmen INSS, yerleşimciliğin ve işgalin kendisini değil, bunların “İsrail’in işleyişine” zarar veren kontrolsüz sonuçlarını sorunlaştırdı. Raporda mevcut politikanın, İsrail’in “hukukun üstünlüğüne dayalı sorumlu bir devlet” olarak işleyebilme kapasitesini tehlikeye attığı savunuldu.
“Kendisini savunma ve kendi içindeki radikal güçlere karşı hukuku uygulama görevinden vazgeçen bir demokrasi, kendi varlığını tehlikeye atar” denilen rapor, böylece Filistinlilere karşı sürdürülen işgal, yerleşimcilik ve sistematik ayrımcılığı demokrasi ve hukuk devleti iddiasından ayrı tutmaya çalıştı.
Oysa raporun sunduğu devlet desteği, siyasi yönlendirme ve yargısal cezasızlık verileri, yerleşimci terörünün “demokratik” olduğu varsayılan bir düzeni dışarıdan perdeleyen sapma değil, İsrail’in Filistin topraklarındaki egemenlik ve sömürgeleştirme siyasetinin yapısal bir unsuru olduğunu gösteriyor.
İlgili Haberler
İsrail medyası: İsrail, Husilere karşı Suudi Arabistan’a istihbarat de…
15 Eylül 2026 19:38
İsrailli örgütten Batı Şeria raporu: Etnik temizlik sistematik hale ge…
14 Eylül 2026 11:22
Gazze'deki katliamı ifşa eden İsrailli yönetmenlere “vatana ihanet” su…
14 Eylül 2026 10:25
Ofer toplama kampında işkence ve insanlık dışı koşullar
13 Eylül 2026 21:16
