Kurtuluş sorusu geri dönerken
"İmkânları daha sınırlı olan bir güç, askeri bakımdan üstün bir ordunun işgalini pekiştirmesini ve kalıcı kılmasını nasıl önleyebilir?"
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin Emin, Güney Lübnan’daki güncel İsrail işgali karşısında direnişin geçmiş tecrübelerini, özellikle 2000 yılındaki kurtuluşun hemen öncesinde gerçekleştirilen Aramta Operasyonu’nu ve bu eylemi planlayan İbrahim Akil (Hac Abdülkadir) ekolünü odağına alıyor. Askeri ve psikolojik hedefleri titizlikle kurgulanan bu harekât, yerel işbirlikçilerin direncini kırarak ve işgalin maliyetini katlayarak üstün donanımlı bir ordunun geri çekilmeye zorlanabileceğini somut biçimde kanıtlamıştı. Günümüzde ağır kayıplar ve değişen savaş teknolojileri eşliğinde aynı sınavla yüzleşen direniş için bu miras, geçmişi körü körüne taklit etmekten ziyade, o dönemdeki derinlikli hazırlık, muhasebe ve öğrenme metodolojisini bugünün zorlu koşullarına uyarlamayı zorunlu kılıyor.
İşgalci İsrail'in bugünlerde Güney Lübnan’daki bazı bölgelere geri dönüşü, direnişin kurtuluştan önceki yıllar boyunca yanıtlamak için uğraş verdiği o kadim soruyu yeniden alevlendiriyor: İmkânları kısıtlı bir güç, Batı’nın büyük kısmınca desteklenen üstün bir orduyu nasıl geri çekilmeye mecbur bırakabilir?
Bu zaviyeden bakıldığında, El Meyadin televizyonunun önceki gün yayımladığı "O Abdülkadir’di... İbrahim Akil’in Planladığı Gibi Aramta" adlı belgesel, doğrudan günümüzle bağ kuruyor.
Zira belgesel, kurtuluşun bir aydan daha kısa bir süre öncesinde gerçekleştirilen başarılı bir askeri harekâtı yâd etmekle kalmıyor; işgali reddetme ve direnme iradesinin nasıl adım adım, titiz ve birikimli bir eyleme dönüştüğünü de gözler önüne seriyor. Direniş bu yolla bilgi biriktirmeyi, güç dengesindeki eşitsizlik sebebiyle değiştirilemez görünen bir gerçekliği dönüştürmek için gereken kabiliyeti inşa etmeyi başarmıştı.
Hazırlık ve icra safhalarına tanıklıkları ve arşiv görüntüleri yayılan yoldaşlarıyla çevrili İbrahim Akil (Hac Abdülkadir), bu tecrübenin tam merkezinde duruyor.
İsrail’in son üç yılda katlettiği bu isimler bugün aramızda değil; onların birikimini ve iradesini devralan kuşaklarsa şimdi yenilenen bir işgal ve bambaşka çatışma koşullarıyla yüz yüze.
Tam da bu nedenle filmin değeri, Aramta eylemini belgelemekle sınırlı kalmayıp direniş tecrübesinin olgunlaştığı ve hedef seçimini hedeflenen askeri, siyasi ve psikolojik sonuçlara bağlayan ekolün bir veçhesini ortaya koymasında yatıyor.
Şehit Seyyid Hasan Nasrullah, bu eylemi 2000 yılındaki kurtuluşun öncesine rastlayan çatışma bağlamına yerleştiriyor.
Onun anlatımına göre, o dönem işgalci rejimin başbakanı Ehud Barak’ın askerlerini güneyden çekip yerel işbirlikçileri orada tutmayı düşündüğü o evrede, Lahad Ordusu'nun yarattığı tehdit İsrail askerlerininkini dahi aşmıştı. Böyle bir senaryo, işgalin işlevini yerli bir aygıt üzerinden sürdürmek ve savaşı Lübnanlılar arası bir iç çatışmaya dönüştürmek anlamına gelecekti.
Dolayısıyla "Lahad Ordusu"nu vurmanın önemi, hasma askeri kayıp verdirmekten öteye geçerek bu ihtimali bertaraf etme gayesine dayanıyordu.
Aramta hedefi işte buradan doğdu. Nasrullah, esas gayenin Lahad Ordusu üzerinde psikolojik bir sarsıntı yaratmak olduğunu açıklıyor.
Keşif ve istihbarat sorumlusu Şehit Visam et-Tavil’in (Hac Cevad) aktardıklarıysa tabloyu netleştiren ayrıntılar içeriyor: İşbirlikçilerin onuncu tabur komutanı, eylemden kısa süre önce mevziyi ziyaret ederek İsrail ordusu çekilse dahi kendisinin ve birliklerinin geri adım atmayacağını ilan etmişti.
Böylece mevzi, işbirlikçi komutanların tek başlarına direnebileceklerine dair sergilemeye çalıştıkları özgüveni yerle bir edecek bir hedefe dönüştü.
Üstelik kolay bir hedef değildi. Belgesele göre Aramta, 1997’de uygulanmaya başlanan yeni tahkimat modeline göre inşa edilmiş, daha önce hiç hedef alınmamış, çevresindeki mevzilerle bütünleşerek ulaşılması son derece güçleştirilmiş örnek bir tahkimattı.
Saldırı grubunun sorumlusu Şehit Ramazan Hasan Selame (Ebu Hüseyin Ragıb), bölgenin coğrafyasını saldıran tarafın aleyhine işleyen, çetin ve karmaşık bir arazi olarak tarif ediyor. Kısacası hedef, vurulduğunda doğuracağı etkinin büyüklüğüyle oraya ulaşmanın aşırı zorluğunu aynı potada barındırıyordu.
Bu yüzden eylemin anlatısında aslan payını keşif, hazırlık ve eğitim safhaları alıyor. Direnişçiler; hâkimiyet, yayılma ve tahkimat alanlarındaki dezavantajı hedefi en ince ayrıntısına kadar öğrenerek, savaşçıları özenle seçerek ve planı sahaya inmeden önce sınayarak telafi etmek zorundaydı.
Filmin resmettiği Hac Abdülkadir portresi de burada belirginleşiyor: Görevi üstlenenlerin kabiliyetine, uyumuna ve ateş altındaki soğukkanlılığına odaklanan, giderilmesi gereken en ufak bir pürüz çıktığında planı yeniden tartışmaya açan bir komutan. Askeri koordinasyondan sorumlu Hac İmad Muğniye de planlama, tatbikat ve icra aşamalarını adım adım takip ederek sürece eşlik ediyor.
Film aynı zamanda aramızdan ayrılan komutanların; Ali Selheb (Ebu Ahmed), İbrahim Kubaysi (Ebu Musa) ve Muhammed Rıza Zahidi’nin (Ebu Mehdi) simalarını yeniden perdeye taşıyor.
Arşiv kayıtları, bu isimleri vefatlarının ardından zihinlere kazınan fotoğraflarından çok daha farklı bir boyutta gösteriyor: Nihai hedefe ulaşmak için ne denli çok yönlü bir uzmanlığa ihtiyaç duyulduğunu kanıtlayan uzun tartışma, keşif ve hazırlık süreçlerinin bizzat içinde.
Onların yanı sıra, işgal altındaki bölgede yaşayan halkın rolü de öne çıkıyor. Cevad et-Tavil’in tanıklığı, direnişin hazırlık sürecinde ihtiyaç duyduğu görüntü ve bilgilerin toplanmasında yöre halkından destek alındığını hatırlatıyor.
Mevzilere, kontrol noktalarına, gözetleme aygıtlarına ve uygulanan baskıya rağmen işgal gücü, toprak sahiplerinin hafızasını ya da kurtuluş için çalışanlara arka çıkma iradesini yok edemedi. Böylece ahali, sadece eylemin cereyan ettiği çevreyi oluşturmakla kalmadı; başarının kurucu unsurlarından biri haline geldi.
Bu hakikat, köylerin yıkıma uğradığı, insanların tehcirle ve geri dönüş yasaklarıyla karşılaştığı bugünlerde derin bir anlam kazanıyor; zira İsrail’in askeri tahakkümünün kalıcı bir fiili duruma dönüşmesini engellemede bizzat halkın durduğu yeri bir kez daha hatırlatıyor.
Aramta, bu yönüyle direnişin kurtuluş öncesindeki birikimini billurlaştırıyor. Bu ve benzeri operasyonlar güç dengesizliğini ortadan kaldırmadı; fakat o dengesizliğin sınırları içinde kalarak askeri üstünlüğün işgali sürdürmeye yetmeyeceğini gösterdi.
Keşif, eğitim, durum değerlendirmesi ve eylemlerin sürekliliği sayesinde işgali sürdürmenin bedeli yükseldi, işbirlikçilerin kendilerine biçilen rolü oynama gücü tükendi. Filmin de aktardığı üzere, eylemin hemen ertesinde İsrail cenahında Lübnan’da kalmanın maliyetine dair başlayan iç tartışma, hasmı çekilmenin kalmaktan daha az maliyetli olduğu kanaatine sevk etti.
Bu tecrübeyi hatırlamak, onu aynen kopyalamak demek değil. Zira çatışma şartları değişti; direnişin imkânları ve muharebe tecrübesi genişlerken İsrail de gözetleme, takip, hedef alma ve yıkım araçlarını ileri bir düzeye taşıdı. Bu nedenle direnişin bugünkü donanımını salt Aramta dönemindeki imkânlarla kıyaslamak yetersiz kalır; bu güç, hasmın ulaştığı seviyeyle birlikte tartılmalıdır.
İşte bu noktada aynı soru, yeni bir biçim altında güncelliğini koruyor: İmkânları daha sınırlı olan bir güç, askeri bakımdan üstün bir ordunun işgalini pekiştirmesini ve kalıcı kılmasını nasıl önleyebilir?
Son üç yılda direnişin ve ona dayanan toplumsal tabanın aldığı yaralar, bu sınavı daha da çetinleştiriyor. Bu tablo; savaşın açığa çıkardığı zaafları gözden geçirmeyi, yeniden örgütlenmeyi, komutan ve savaşçıları yeni koşullar altında mücadele edecek biçimde yetiştirmeyi zorunlu kılıyor.
"Abdülkadir ekolü"nün sürekliliği de tam burada sınanıyor: Geçmiş kuşağın yaptıklarını ezbere tekrarlayarak değil; düşünme, hazırlanma, muhasebe etme ve öğrenme metodolojisini hasmın ve muharebe sahasının değişen doğasına uyarlayıp geliştirerek. Abdülkadir ve silah arkadaşlarının mirası bugüne ancak böyle bağlanabilir.
Aramta bize güç dengesizliğinin buharlaşıp gittiğini söylemiyor; filmin sergilediği tecrübede olduğu gibi, üstünlüğün işgali yaşatmaya yetmediğini fısıldıyor. Çekilmeme kararının meydan okurcasına ilan edildiği o müstahkem mevzi, yerle bir edildikten sonra direnişin bilgiyi, intizamı ve baskı kurma kabiliyetini adım adım biriktirdiği uzun yürüyüşün anıtına dönüştü; ta ki geri çekilmek, işgali sürdürmekten daha az maliyetli hale gelene dek.
Çeviri: YDH
İlgili Haberler
'Kurtarıcı Amerika' düşüncesi artık tarih oluyor
20 Eylül 2026 13:57
Direniş ve reform tartışmasına dönüş
13 Eylül 2026 11:48
Yeni araştırma Gazze'de Hamas'ın ikinci kuşağını mercek altına aldı
04 Eylül 2026 10:55
Direniş Ekseni’nin siyasi söyleminin açmazı: Uluslararası hegemonyanın…
01 Eylül 2026 20:04
