Son Dakika
İnşa

ABD’de 'stratejik felaket' alarmı: Trump’tan İran’la müzakere etmesi isteniyor

01 Ekim 2026 13:24 Bu sayfayı yazdır

❝Hal böyle olunca, Trump yönetiminin sergilediği performansın Washington'ın konumu ve çıkarları açısından felakete yol açabileceğine dair karamsar öngörüler giderek artıyor.❞

ABD’de 'stratejik felaket' alarmı: Trump’tan İran’la müzakere etmesi isteniyor
ABD’de 'stratejik felaket' alarmı: Trump’tan İran’la müzakere etmesi isteniyor YDH
Yazı boyutu
100%
6 dk okuma

YDH ― El-Ahbar yazarı Hıdır Harubi, ABD'nin İran savaşında stratejik hedeflerine ulaşamadığını, savaşın Washington için giderek daha yüksek askeri ve ekonomik maliyetler ürettiğini ve enerji sistemini küresel bir krize sürükleme riski taşıdığını savunurken, çıkış yolu olarak İran'la, Yemen'le ve Körfez ülkeleriyle karşılıklı tavizlere dayalı diplomatik bir düzen kurulmasını öneriyor ancak aynı zamanda tarafların birbirine taviz vermekten çekinmesi nedeniyle yakın vadede kapsamlı bir barıştan ziyade kontrollü ve dönemsel çatışmaların sürmesinin daha olası bir senaryo olduğunu aktarıyor. 

✱✱✱


Amerika Birleşik Devletleri İran ile girdiği savaşta tıkanıp kalırken, belirlediği hedeflere ulaşma konusunda da hiçbir varlık gösteremiyor.

Hal böyle olunca, Trump yönetiminin sergilediği performansın Washington'ın konumu ve çıkarları açısından felakete yol açabileceğine dair karamsar öngörüler giderek artıyor.

Nitekim Foreign Policy dergisi, “Amerika'nın savaşı her cephede kaybettiğini” yazarak Trump yönetimi yetkililerinin “zafer” çığlıkları ile sahadaki gerçekler arasındaki keskin uçuruma dikkat çekti.

Öyle ki bu uçurum; Tahran'ın nükleer ve füze programlarından bölgesel nüfuz ağına, rejimin akıbetinden Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş mekanizmasına kadar her alanda kendini gösteriyor.

Dergi, savaşın sonucunu ABD adına tam anlamıyla bir “stratejik felaket” olarak nitelendirdi. Bu tablonun, askeri birliklerin dağılması ve bugüne dek 38 milyar doları aşan devasa maddi kayıpların ötesinde, küresel bir enerji krizini de tetikleyerek “Amerikan ordusundaki ciddi zayıflıkları” gün yüzüne çıkardığı vurgulandı.

Yönetimi “dış bataklıklara” sürükleyen ve “savaşları kaybettiren” temel faktörleri masaya yatıran dergi; diğer ülkelerin siyasi gerçeklerinden habersiz olunmasına, liyakatli ve pragmatik danışmanların eksikliğine, profesyonel istişare ortamının neredeyse hiç bulunmamasına ve “hızlı zafer” hayaline duyulan aşırı güvene işaret etti. 

Makalede, İran'a saldırmanın “ABD'ye yok denecek kadar az şey kazandırdığı” ve durumun belirli açılardan daha da sarpa sardığı belirtildi.

Özellikle Tahran'ın tarihte ilk kez Hürmüz Boğazı'nı uzun süreliğine kapatma kapasitesini sergilemesiyle krizin daha da derinleştiği ifade edildi. 

İran uzmanı ve Avrasya Grubu kıdemli analisti Gregory Burrow durumu şu sözlerle özetledi: "Geçtiğimiz şubat ayına dönüp ABD'nin önüne koyduğu hedeflere bakarsak, Washington'ın temel stratejik gayelerine ulaşamadığı gerçeği açık ve tartışılmazdır."

Öte yandan Foreign Affairs dergisi, İran'ın “ekonomik direnç kaynaklarını” ve dolayısıyla ülkeyi ekonomik anlamda izole etmenin ne denli zor olduğunu ele aldı.

Dergi, altı aydır askeri saldırılar ile ekonomik baskı sarkacında gidip gelen ancak Tahran ve müttefiklerini ne taviz vermeye ne de davranışlarını değiştirmeye zorlayabilen bu sürdürülemez tablodan acilen bir çıkış yolu bulunması gerektiğinin altını çizdi.

Dış İlişkiler Konseyi Onursal Başkanı Richard Haass ile New York Üniversitesi Küresel İlişkiler Merkezi Profesörü Carolyn Kissin'in ortak kaleme aldığı makalede, Trump'ın BM kürsüsünden İran'ı "yok etme" tehditleri savurması da dâhil olmak üzere, yürütülen bu stratejilerin işe yarayacağına inanmak için hiçbir geçerli neden bulunmadığı ifade edildi.

Ayrıca, bilhassa İran ve müttefiklerinin Amerikan petrolüne ve bölgedeki stratejik çıkarlarına yönelttiği tehditler hesaba katıldığında, “ABD ve müttefiklerinin enerji altyapısını ve sevkiyatlarını sonsuza dek koruyamayacağı” uyarısı yapıldı.

Ortaya çıkan “kabul edilemez” askeri ve ekonomik maliyetler karşısında "diplomasiye dönmenin en az hasar verecek seçenek" olduğunu savunan yazarlar, haziran ayında imzalanan Mutabakat Zaptı'nın şartlarını revize etmek üzere yeni bir müzakere çağrısında bulundu.

Önerilen bu süreç, hayati su yollarının açık tutulmasını sağlayacak bir eylem planının hazırlanmasını ve Tahran'ı anlaşma şartlarına sadık kalmaya teşvik edecek adımların atılmasını kapsayacak.

Söz konusu teşvik adımları arasında yaptırımların esnetilmesi, dondurulmuş varlıkların bir kısmının serbest bırakılması ve çeşitli yeniden yapılandırma yardımlarının devreye sokulması yer alacak.

Buna karşılık, tüm taraflar enerji altyapılarına yönelik saldırılara son verecek ve İran hükümeti de nükleer kapasitesini mevcut hâliyle korumayı (değiştirmemeyi) taahhüt edecek. 

ABD ise olası bir ihlal durumunda vereceği karşılığı yalnızca nükleer tesislere yönelik hamlelerle sınırlı tutacağının garantisini verecek.

Yazarlar, İran ile masaya oturulmasının yanı sıra, Yemen'deki Husi hareketinin siyasi ve stratejik bağımsızlığı göz önüne alınarak Suudi Arabistan'ı da benzer bir uzlaşmaya teşvik etmenin şart olduğunu vurguladılar.

Bu uzlaşma, Husilerin Yemen'deki siyasi hayata katılımının tanınmasını ve ülkenin petrol gelirlerinden ekonomik pay almasını da beraberinde getirecek.

Petrolün varil fiyatının 150 ile 200 dolar bandına tırmanabileceği ve ABD'nin stratejik petrol rezervinin 1980'lerden bu yana en düşük seviye olan 300 milyon varilin altına düştüğü endişesini dile getiren yazarlar, diplomatik çözümün “hem Washington hem de Riyad için acı verici tavizler” gerektireceğini hatırlattı.

Ancak böylesi bir senaryonun, çatışmaların devam etmesi hâlinde yaşanacak "çok daha sancılı bir ekonomik felaketi" engelleyeceğini savundular.

Zira barış dönemlerinde günde 130 ila 150 gemiye ulaşan boğazdaki ticari geçişlerin son zamanlarda yer yer on geminin bile altına düşmesi, bu tehlikenin ciddiyetini gözler önüne seriyor.

Yazarlar bu durumu, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer caydırıcılık temelli "karşılıklı kesin yıkım" doktrininin "enerji sektörü versiyonu" olarak tanımlıyor. 

Bu yaklaşıma göre, İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin petrol sahalarına, işleme tesislerine, boru hatlarına ve ihracat terminallerine saldırmaktan kaçınmak için kendilerine has son derece geçerli nedenleri bulunuyor.

Bu nedenlerin başında ise insansız hava araçlarına, füzelere ve bombalara karşı savunma yapmanın zorluğu geliyor.

Washington üzerindeki Körfez baskısı, Washington'ın Tel Aviv üzerindeki nüfuzu ve Suudi Arabistan'ın "Doğu-Batı" boru hattı gibi Hürmüz'e alternatif Körfez geçiş güzergâhlarının ifşa olma riski de bu kaçınmayı zorunlu kılan diğer faktörler arasında yer alıyor.

Dergi bu doğrultuda, bölgesel müttefiklerinin faaliyetlerini kısıtlamamak, füze ve insansız hava aracı cephaneliğini korumak veya önemli ekonomik avantajlar elde etmek gibi doğrudan İran'ın çıkarlarına hizmet edecek olsa bile, ABD'nin savaşı sonlandırmak adına Tahran ile masaya oturması gerektiğini savundu.

Yazarlar, varılacak olası bir anlaşmanın “küresel enerji ticareti üzerindeki baskıyı hafifleteceğini ve İran gemilerine yönelik Amerikan ablukasını sonlandıracağını” belirtti.

Ayrıca bu uzlaşmanın, “İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki mayın döşeme faaliyetlerinin ve boğazdan geçen petrol tankerlerine yönelik saldırılarının da önüne geçeceğini” vurguladılar.

Mevcut durumda iki ülkenin savunduğu “İran-Umman yönetim sistemi” yerine, tüm Körfez ülkelerinin katılımıyla "boğazdaki geçişleri denetleyecek ve makul geçiş ücretleri tahsil edecek çok taraflı bir idari organın kurulması" gerektiğinin altını çizdiler.

Buna karşılık, Uluslararası Kriz Grubu Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Müdür Yardımcısı Ali Vaiz, diplomasinin rafa kaldırılarak gerilimin yeniden tırmanacağı öngörüsünde bulundu. 

Vaiz, aynı dergide yayımlanan makalesinde “endişe verici gerçeğin, çatışmanın henüz bitmekten çok uzak olması” olduğuna dikkat çekti.

Zira her iki taraf da –ki İran özelinde bu hedef ABD güçlerinin bölgeden çekilmesidir– istedikleri nihai hedeflere tam anlamıyla ulaşamasalar da, “askeri ve ekonomik araçların harmanlanmasıyla savaşı sürdürmeye değecek kadar başarı elde ettiklerini” düşünüyor.

Dahası Vaiz, tarafların “bu savaşı süresiz olarak devam ettirebilecek kaynakları ellerinde bulundurduklarını” da ifade etti.

Vaiz'e göre her iki taraf da "ellerindeki baskı araçlarını sonuna kadar kullanmaktan başka seçenekleri olmadığına" derinden inanıyor. 

Üstelik "baskıyı hafifletmenin, yalnızca düşmanı cesaretlendireceğine ve karşı tarafı onur kırıcı bir yenilgiye uğratana ya da kendi şartlarını dayatana dek saldırılara devam etmeye teşvik edeceğine" ikna olmuş durumdalar. Yazar bu kilitlenmeyi şu sözlerle açıklıyor:

“İran hükümeti, elindeki kozları masada bırakmanın kendisini gelecekteki baskılara karşı savunmasız kılacağından korkuyor. Amerika ise yaptırımları genel hatlarıyla hafifletmenin Tahran'a nefes aldıracağından, kaynaklarını ve gücünü yeniden inşa etmesi için ona zaman kazandıracağından endişe ediyor.”

Öte yandan İsrail, “bugün itidal göstermenin, yarın karşılarına çok daha güçlü bir İran çıkaracağından” çekiniyor.

Tüm bu değerlendirmelerin ışığında Vaiz, ufukta “kapsamlı bir çözüm veya kalıcı bir barış anlaşması” görünmediğini belirtiyor.

Bununla birlikte, taraflardan hiçbirinin mutlak bir zafer kazanma kapasitesi olmadığı gerçeğinden hareketle, sahada “dramatik bir tırmanış” yaşanması ihtimalini de dışlıyor.

Ancak bu tablo, Tahran ile Washington'ın müzakere kapılarını tamamen kapatacağı anlamına gelmiyor.

Aksine yazar, tarafların diyalog kanallarını açık tutacağına, sırf yaralarını sarmak ve toparlanmak için kendilerine zaman kazandırmak amacıyla çatışmaları periyodik olarak askıya alacaklarına inanıyor.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler