Foreign Policy: ABD, Ortadoğu’nun mezhep fay hatlarını yeniden harekete geçiriyor
Foreign Policy, ABD’nin Irak’ta Şii silahlı gruplara yönelik silahsızlanma baskısı ve Suriye’den Körfez’e uzanan politikalarının, Ortadoğu’daki mezhepsel gerilimleri derinleştirerek yeni bir bölgesel çatışma dalgasına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.
YDH ― Foreign Policy, ABD’nin Ortadoğu’da yeni bir mezhep çatışması dönemini tetikleyebileceği ve Lübnan, Suriye, Irak ile Körfez ülkelerinde tırmanan mezhepsel gerilimlerin bölgesel çapta yeni bir çatışma dalgasına dönüşebileceği uyarısında bulundu.
Yazıya göre Washington, bölgenin dinamiklerini yeterince anlamadan son derece tehlikeli bir oyun oynuyor ve muhtemel bir yıkımın koşullarını hazırlıyor.
ABD rejimi bir yandan Suriye’de eski El Kaide komutanı Colani’ye bağlı güçlerin “Hizbullah’ın icabına bakabileceğini” öne sürerken diğer yandan Irak’ta IŞİD’e karşı yürütülen harekâta öncülük eden Şii silahlı grupları silahsızlandırmaya çalışıyor.
ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından patlak veren ve on yılı aşkın süre önce IŞİD’in yükselişiyle doruk noktasına ulaşan kanlı mezhep çatışmaları, Washington açısından geride kalmış bir dönem gibi görünebilir. Ancak Ortadoğu’da bu çatışmaların açtığı yaralar hâlâ taze.
Suriye uzmanı Joshua Landis, bölgedeki mevcut parçalanmayı “Büyük Ayrışma” olarak tanımlıyor.
Landis’e göre yaşananlar, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı güçlerin kurduğu Sykes-Picot sonrası düzenin şiddet yoluyla parçalanmasının bir sonucu. Bu süreçte Sünni ulusaşırı aşiretler, İbrahimi dinlere mensup olan ve olmayan dini azınlıklar ile yurtsuz kalmış etnomilliyetçi topluluklar, Levant genelinde yeniden çizilen sınırların içine hapsedildi.
Batılı güçlerin savaş sonrasında kurduğu bölgesel düzen, halkların etnik ve mezhepsel kimlikler temelinde katı kantonlara ayrılmasıyla sancılı bir çözülüşe sürükleniyor.
Bu çöküşün sonuçlarını Irak, Suriye ve Lübnan kadar ağır yaşayan başka bir coğrafya bulmak zor.
ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal ederken ülkenin mezhepsel dinamiklerini kavrayamaması ve Sünni azınlığı siyasi sistemin dışına itmesi, on yılı aşkın süren kanlı iç savaşın ardından ülkenin mezhepsel kimliklere göre keskin biçimde bölünmesine yol açtı.
Bugün ABD rejiminin Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’ye Haşdi Şabi bünyesindeki direniş örgütlerini silahsızlandırması için yaptığı baskı, ülkede derin bir siyasi ve güvenlik krizine yol açıyor.
Suriye iç savaşı sırasında ABD ve Körfez ülkeleri, güvenlik soruşturmaları yeterince titizlikle yürütülmeden Sünni aşırılıkçı gruplara destek verdi.
Yazıya göre bu destek, bölgedeki mezhep temelli öfkeyi körükledi ve IŞİD’in güç kazanmasına zemin hazırladı.
ABD, İran’a karşı Saddam Hüseyin’i desteklemesinden Bahreyn ve Yemen’deki Şii hareketlere karşı Suudi müdahalelerine verdiği desteğe kadar uzanan politikalarıyla, mezhepçiliğin ötesindeki stratejik çıkarlar belirleyici olsa da Ortadoğu’da Sünni iktidarların Şii muhaliflere karşı güç kullandığı anlatısını pekiştirdi.
Siyasi gücün resmî olarak tanınan 18 dini topluluk arasında paylaştırıldığı Lübnan'da, devletin egemenliği ile Hizbullah'ın silahlı varlığı arasındaki gerilim giderek derinleşiyor.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, direniş örgütünün elindeki silahların geleceğine Washington'ın veya İsrail'in karar veremeyeceğini defalarca vurguladı. Şeyh Naim Kasım, mayıs ayında yaptığı açıklamada silah meselesini tamamen "Lübnan'ın bir iç meselesi" olarak tanımladı ve "Lübnan dışındaki hiç kimse bu silahlar üzerinde söz hakkına sahip olamaz" dedi.
Lübnan'ın doğu sınırının ötesinde Washington, Colani liderliğindeki Sünni İslamcı Suriye rejimine Hizbullah'ı etkisiz hale getirmesi için baskı yapıyor. Bu baskı, böyle bir müdahalenin hem Suriye'de hem de Lübnan'da mezhep çatışmalarını körükleyebileceği yönündeki endişelerine rağmen sürüyor.
Colani rejiminin bu yeni konumu, Lübnan'ın kuzeyindeki Sünni nüfusun yoğun olduğu Trablus kentinde ise olumlu karşılandı. Kentteki çok sayıda Sünni, Suriye hükümetini Hizbullah'ın artan gücünü dengeleyebilecek bir aktör olarak görüyor.
İran'da patlak veren savaş, Körfez ülkelerinde zaten kırılgan olan Sünni-Şii ilişkilerini de sarstı. Sünni bir monarşinin büyük bir Şii nüfusu yönettiği Bahreyn'de yönetim, Şiilerin ibadetlerine ve dini vecibelerine yönelik yeni kısıtlamalar getirdi. Yetkililer din adamlarını tutukladı ve İran'ın hayatını kaybeden dini lideri için halka açık alanlarda yas tutulmasını yasakladı.
Kuveyt de benzer bir yaklaşım izleyerek Şiilerin dini toplantıları üzerindeki denetimleri sıkılaştırdı. Ülkede binlerce kişinin vatandaşlığı iptal edilirken bazı kişiler "mezhep çatışmasını kışkırtmak" suçlamasıyla yargı önüne çıkarıldı.
Bu adımlar, İran'la yaşanan savaşın etkilerinin yalnızca devletler arasındaki askerî ve diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmadığını, Körfez ülkelerindeki mezhepsel ve toplumsal dengeleri de etkilediğini gösteriyor.
Yemen ile Suudiler arasında dört yıldır devam eden ateşkes fiilen çökerken Sanaa hükümeti yalnızca son birkaç hafta içinde ülkenin batı kıyısının büyük bir bölümünü özgürleştirdi.
Suudi destekli Amalika Tugayları cephesinden gelen ve doğruluğu teyit edilen görüntüler, çatışmalardaki şiddetin boyutunu ortaya koyuyor. Görüntülerde savaşçıların Sanaa güçlerini zırhlı araçlarla ezdiği, bu sırada onlara “köpekler” diye bağırdığı ve Şiileri aşağılamak için kullanılan mezhepsel bir hakaret olan “rafıziler” ifadesini kullandığı duyuluyor.
Makalede, Amalika Tugayları'nın arkasındaki askerî yapının Suudi topraklarındaki aşırı muhafazakâr Sünni dini ağların içinden doğduğu da belirtiliyor. Bu mezhepçi söylem, yalnızca savaş alanındaki görüntülerle sınırlı kalmadı. Sanaa, saldırılarının hedefinde Aramco petrol tesislerinin bulunduğunu açıkça söylemesine rağmen Sünni din adamları, Sanaa’ya doğrudan Mekke'ye saldırma iftirası attı.
Foreign Policy makalesinde, Irak'taki Şii siyasetini, Lübnan'ın karmaşık mezhep dinamiklerini, Suriye'deki azınlıkların toplumsal yapısını ve bölgenin dini kurumlarını derinlemesine bilen, liyakatli yetkililerin yeniden karar alma süreçlerinde görev alması gerektiği belirtiliyor.
Makaleye göre, Washington, silahsızlanmayı masa başında belirlenen keyfî son tarihlerle dayatılabilecek basit bir süreç olarak görmekten vazgeçmeli.
Makale, bölgesel gerilimleri yalnızca silahlı grupları etkisiz hale getirerek çözmeye çalışmanın, bu grupların ortaya çıkmasına yol açan güvenlik kaygılarını ve toplumsal dinamikleri ortadan kaldırmadığına dikkat çekiyor.
Bu nedenle kalıcı bir çözümün, dışarıdan dayatılan silahsızlanma takvimlerinden ziyade bölge ülkelerinin siyasi koşullarını ve toplumların güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alan bir yaklaşım gerektirdiğini savunuyor.
İlgili Haberler
Reuters: Riyad ve Aramco saldırıları Suudi Arabistan’ın güvenlik açıkl…
15 Ekim 2026 23:31
İsrail, İran ve Hizbullah ihtimaline karşı teyakkuzda
15 Ekim 2026 21:36
Devrim Muhafızları: Parmağımız tetikte; bedelsiz tehditler dönemi sona…
02 Ekim 2026 16:14
Kudüs Gücü Komutanı Kaani: Direniş yöntemleri yeniden şekilleniyor
02 Ekim 2026 00:42
