Ortadoğu’da iki blok değil, çıkar odaklı ortaklıklar şekilleniyor
Bölge ülkeleri savunma, ticaret ve teknoloji alanlarında işbirliği yaparken başka başlıklarda rekabet ediyor; Mekke Anlaşması ortak komuta ve otomatik askerî müdahale mekanizması kurmuyor.
YDH- Atlantic Council uzmanı Jonathan Panikoff, analizinde Ortadoğu’nun iki rakip bloka bölündüğü yönündeki yorumların bölgedeki ilişkileri yanlış okuduğunu yazdı.
Suudi rejimi, Türkiye, Pakistan ve Mısır arasındaki yakınlaşma ile BAE-İsrail işbirliğinin gerçek olduğunu belirten Panikoff, ülkelerin farklı alanlarda işbirliği yaparken başka konularda rekabet etmeyi sürdürdüğünü vurguladı.
Analizde bu esnek işbirliği biçimi “modüler hizalanma” olarak tanımlanıyor: Devletler savunma, ticaret veya teknoloji gibi belirli alanlarda ortaklık kuruyor, ancak aynı ortaklarla başka başlıklarda rekabet edebiliyor. Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu çerçevede ele alınıyor.
Anlaşma bölgedeki stratejik özerklik arayışını yansıtsa da üyeleri tercihlerini birbirine tabi kılacak, NATO benzeri kapsamlı bir askerî blok oluşturmuyor.
R4 ülkeleri ortak kaygılara rağmen rekabet ediyor
Suudi rejimi, Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın İran’la çatışmanın sona erdirilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımı ortak bir zemin oluşturuyor. Ancak dört ülkenin ikili ilişkilerinde, bu yakınlaşmayı kalıcı ve kapsamlı bir ittifaka dönüştürmeyi zorlaştıran anlaşmazlıklar bulunuyor.
Türkiye ile Mısır, on yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkilerini düzeltse de Libya’da karşıt tarafları desteklemeyi, Doğu Akdeniz’deki deniz sınırlarını ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun dışında bırakılmasını çözüme kavuşturamadı.
Suriye’de de farklı tutum alıyorlar: Ankara Colani rejimini desteklerken Mısır yönetimi, Şam’ın bilinen teröristleri barındırdığını ve onlara üst düzey görevler verdiğini öne sürüyor. İki ülkenin yakınlaşması, stratejik bir blok kurmaktan çok ekonomik krizleri aşma ve ticareti geliştirme ihtiyacından doğdu.
Türkiye ile Suudi rejimi savunma ticaretini, özellikle insansız hava araçları alanında artırdı. 2023’te imzalanan milyarlarca dolarlık İHA anlaşmasının ardından Türk şirketi Baykar, Arabistan’da üretim hatları kuruyor. Ancak iki ülke bölgesel nüfuz için rekabet ediyor.
Suriye’de her ikisi de Colani yönetimini desteklese de Suudi rejimi, Ankara’nın Şam üzerindeki etkisinin artmasından ve Suriye’nin Türkiye’nin nüfuz alanına girmesinden kaygı duyuyor. Ankara ise 2017’den beri desteklediği Colani üzerindeki nüfuzunu bırakmaya yanaşmıyor.
Pakistan’ın Aralık 2025’te Libya Ulusal Ordusu’yla imzaladığı 4 milyar dolarlık silah anlaşması da ittifak içindeki ayrılıkları gösteriyor. Anlaşma, BAE’nin Libya’daki müttefikine destek sağlarken Türkiye’nin desteklediği Trablus yönetimiyle rekabeti güçlendiriyor.
Suudi rejiminin Hindistan’la askerî ilişkileri de Pakistan’la kurulabilecek ortaklığın sınırlarını gösteriyor: Suudi rejimi ve Yeni Delhi 2024’te ortak askerî eğitim yaptı, geçen yıl da iki ülkenin orduları arasında görüşmeler yürütüldü. Suudiler Hindistan’la bu çok yönlü ilişkileri kesmeden Pakistan’la gerçek bir blok taahhüdüne giremez.
Pakistan ile Mısır ve Türkiye arasındaki gerilimler daha sınırlı olsa da R4 üyelerinin diğer ikili ilişkilerinde siyasi ve güvenlik kaynaklı ayrılıklar bulunuyor. Bu ülkeler, kendi tercihlerini başka bir üyenin önceliklerine tabi kılmaya hazır değil.
BAE-İsrail yakınlaşması da ayrı bir blok oluşturmuyor
BAE ile İsrail’in İran’a karşı güvenlik işbirliğini geliştirmesi, ikinci bir bölgesel blok kurulduğu anlamına gelmiyor.
İki ülke arasında ortak savunma anlaşması bulunmuyor; 2020’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları da kapsamlı bir askerî ittifak kurmak için değil, İsrail’le ilişkileri normalleştirmek için oluşturuldu.
İsrail’in Demir Kubbe önleyicilerini BAE’ye konuşlandırması, iki ülkenin savunma alanında belirli bir tehdide karşı geliştirdiği ikili işbirliğine örnek gösteriliyor.
Ancak BAE ile İsrail Filistin meselesinde karşı karşıya geliyor. Abu Dabi, Batı Şeria’nın ilhakını İbrahim Anlaşmaları açısından “kırmızı çizgi” ilan etti. İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırıyı da Suudi rejimi ve Katar’ın dahil olduğu Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleriyle birlikte kınadı.
BAE-İsrail ekseninde gösterilen diğer ülkelerin ilişkileri de bu bloklaşma tezini zayıflatıyor. Hindistan, Suudi rejiminin en büyük ticaret ortakları arasında yer alıyor ve Yeni Delhi kendi stratejik özerkliğini koruyor.
BAE’nin Berbera’da liman işlettiği Somaliland’ı İsrail Aralık 2025’te bağımsız devlet olarak tanıdı. Ancak Suudi rejiminin Yemen’den kaynaklanan uzun süreli bir tehditle karşılaşması halinde Somaliland’la daha yakın ilişki araması da mümkün; bunun resmî tanımaya dönüşmesi gerekmiyor.
Ekonomik ilişkiler de sözde karşıt kampların iç içe geçtiğini gösteriyor. BAE, Sudan’daki çatışmada Suudi rejimiyle farklı tarafları desteklemesine rağmen Mısır’ın Ras Hikme bölgesinin geliştirilmesi için 2024’te 35 milyar dolarlık yatırım yaptı.
İsrail ile Mısır arasında bu yıl ilerletilen 35 milyar dolarlık doğal gaz anlaşmasının Mısır’ın gelecek 15 yıllık enerji güvenliği açısından kritik olduğu belirtiliyor.
Suudi rejiminin ikinci büyük ithalat kaynağı BAE; Suudi rejimi ile BAE de Pakistan’ın önemli enerji tedarikçileri arasında. Türkiye ile BAE arasındaki ekonomik anlaşma sonrasında ikili ticaret 2025’te 45 milyar doları aştı.
Ekonomik koşullar ortak yük paylaşımını sınırlıyor
Panikoff, kalıcı bir bloğun yalnızca güvenlik anlaşmaları değil, ortak mali yük paylaşımı da gerektirdiğini belirtiyor. Suudi rejimi 2026’nın ikinci çeyreğinde, petrol gelirleri yaklaşık yüzde 22 artmasına rağmen 9 milyar dolarlık bütçe açığı verdi.
Suudiler, ekonomik çeşitlendirme projelerini gözden geçiriyor ve artık bölgedeki ülkeleri karşılıksız biçimde finanse etmeye istekli değil. Mekke Anlaşması kapsamında Pakistan’ın askerî personel, Türkiye’nin İHA üretimi ve bazı birlikler, Suudi rejiminin ise finansman sağlaması öngörülse bile Suudi desteğini kendi ekonomik hedeflerine katkısıyla sınırlayacak.
Türkiye’nin savunma sanayisi 2022’deki 4,4 milyar dolarlık büyüklüğünden 2025’te 10,5 milyar dolara ulaştı. Buna karşılık enflasyon yaklaşık yüzde 30, faizler yüzde 37 seviyesinde; lira son iki yılda dolar karşısında değerinin yüzde 30’undan fazlasını kaybetti.
Pakistan’ın dış borcu yaklaşık 91,8 milyar dolar ve ülke Uluslararası Para Fonu programlarına bağımlı. Mısır’ın mali dengesi ise büyük ölçüde BAE’nin 35 milyar dolarlık yatırımı sayesinde korunuyor; bu yatırım, IMF’den sağlanan ek 5 milyar dolarlık kredinin de önünü açtı.
Bu koşullardaki ülkelerin kaynaklarını bir blok için ortaklaştırmak yerine kendi ekonomilerine ayırması bekleniyor.
Suudi rejimi de kendi petrol gelirlerini ekonomiyi çeşitlendirmek için kullanmak zorunda. Suudiler, Pakistan, Türkiye ve Mısır’ın ekonomilerini istikrara kavuşturacak ölçekte finansman sağlayamaz. Dolayısıyla anlaşmanın, bir ülkenin kaynak sağladığı diğerlerinin bu desteğe dayandığı bir blok düzeni yaratması mümkün görünmüyor.
Mekke Anlaşması’nın askerî sınırları
Mekke Anlaşması’nın ikinci maddesi, bir üyeye yönelik saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayması bakımından NATO’nun 5. maddesine benzetiliyor. Ancak NATO’nun aksine anlaşma, orduları birlikte savaştıracak ortak altyapı, birleşik komuta veya otomatik asker konuşlandırma mekanizması kurmuyor.
Üyeler savunma alanında işbirliği, düzenli istişare, mevcut işbirliğini güçlendirme ve istihbarat paylaşımı taahhüdünde bulunuyor. Arabistan’da bir sekretarya kurulması koordinasyonu artırabilir; ancak bu yapı üyelerin başka ülkelerle ilişkilerini ve ayrı güvenlik hesaplarını ortadan kaldırmıyor.
Pakistan, İran’la savaş sırasında Suudi rejimine binlerce asker gönderdi. Buna rağmen bu birliklerin İran saldırılarına karşı krallığı doğrudan savunduğuna dair bir işaret bulunmuyor. Pakistan’ın Suudi rejimine nükleer koruma sağlayacağı yönündeki yorumları da İslamabad tarafından reddedildi.
Türkiye, Suudi rejimine savunma desteğini değerlendirdiğini ancak taarruz desteği vermeyeceğini açıkladı. Ankara’nın İran’la ekonomik ve ticari ilişkileri de Suudi rejimine destek amacıyla İran’la savaşa girme ihtimalini sınırlıyor.
Panikoff, Mekke Anlaşması’nın ilk sınavının Suudi rejimine yönelik saldırılar ve Sanaa hükümetine bağlı Yemen ordusuyla yaşanan çatışma olabileceğini belirtiyor.
Pakistan, Suudi rejimine savunma amacıyla asker gönderdiğini kabul ederken, Pakistan savaş uçaklarının Yemen’deki saldırılara katıldığı yönündeki haberleri reddetti. Türkiye de savunma desteği seçeneğini değerlendirdi, ancak taarruz desteğini dışladı.
Bu destek anlaşmanın asgari yükümlülüklerini karşılayabilir; fakat Yemen’de Sanaa hükümetine karşı savunma desteği sunmak, İran’la savaşta ya da Pakistan-Hindistan ve Türkiye’nin bölgedeki diğer çatışmalarında aynı yükümlülüğün üstlenileceği anlamına gelmiyor. İşbirliği önemli olsa da gerçek bir bloktan beklenen ortak güvenlik düzeninin gerisinde kalıyor.
Mekke Anlaşması ABD güvenlik şemsiyesine bağımlılığı azaltma yönünde ciddi bir adım; ancak bu şemsiyeden tamamen kopuş değil. ABD yönetimlerinin politikaları Körfez ülkelerinin Washington’a güvenini sarstı.
Aynı zamanda ABD, BAE ve Bahreyn dışındaki Arap müttefiklerinin kendi savunmaları için yeterince sorumluluk üstlenmediğini düşünüyor. İran savaşı Körfez ülkelerini yeni ortaklıklar aramaya yöneltirken, ABD savunma sanayisinin müttefiklerinin tüm ihtiyaçlarını karşılayamaması da tedarik kaynaklarını çeşitlendirme arayışını hızlandırıyor.
Washington’a “sektör sektör ortaklık” önerisi
Panikoff, Ortadoğu’da devletlerin taraf seçmek yerine mesele bazında ortaklık kurduğunu savunuyor. Mekke Anlaşması üç ülke arasında İHA tedariki ve istihbarat paylaşımını artırabilir; ancak ticaret, enerji, teknoloji, ekonomi ve yönetim alanlarında bölgeyi iki rakip bloka bölecek bir yakınlaşma bulunmuyor.
Körfez İşbirliği Konseyi’nin İran savaşı sırasında ortak bir askerî yanıt veya Tahran’a yönelik ortak politika geliştirememesi de üyelerin ulusal kararlarını kolektif bir yapıya tabi kılmaya yanaşmadığını gösteriyor.
Bu nedenle ABD’nin “İbrahim Anlaşmaları”yla Mekke Anlaşması arasında seçim yapması gerekmiyor. Washington, bölge ülkeleriyle askerî kapasite ve eğitim, sermaye piyasaları, ileri teknoloji ve istihbarat gibi güçlü olduğu alanlarda işbirliğini derinleştirebilir; ülkelerin diğer başlıklarda farklı ortaklara yönelmesini de kabul edebilir.
Panikoff’a göre ABD, Çin’in bölgeye silah satabilmesine rağmen çatışma başladığında güvenlik garantisi vermemesinden kaynaklanan avantajını kullanmalı.
Analizin temel sonucu, Ortadoğu’da ülkelerin bloklar arasında taraf seçmediği; güvenlikten ticarete kadar her başlıkta kendi çıkarlarına uygun ortaklıklar kurduğu yönünde. Bölge devletlerinin stratejik özerklik arayışı artık yalnızca gelişmekte olan bir eğilim değil, yerleşmiş bir politika haline geliyor.
İlgili Haberler
İsrail'den istihbarat alan Suudiler, işçileri ve iş alanlarını hedef a…
24 Ekim 2026 20:10
Ürdün'deki kilise saldırısında 8 kişi hayatını kaybetti
24 Ekim 2026 18:21
ABD-İsrail destekli Suudiler Yemen’e saldırılarını yoğunlaştırdı
24 Ekim 2026 15:43
Riyad'da sabah saatlerinde iki patlama
24 Ekim 2026 09:33
