Son Dakika
İnşa

Ben-Gurion’dan sandığa: İsrail’de militarizasyon

27 Ekim 2026 07:20 Bu sayfayı yazdır

Askerî hizmetin toplumsal aidiyet ve siyasi meşruiyet ölçütüne dönüştüğü İsrail’de, zorunlu askerlik ve güvenlik tartışmaları 2026 seçimlerinin merkezinde yer alıyor.

Ben-Gurion’dan sandığa: İsrail’de militarizasyon
Ben-Gurion’dan sandığa: İsrail’de militarizasyon YDH
Yazı boyutu
100%
7 dk okuma
YDH- Hasan Fakih, İsrail toplumunun askerîleştirilmesini son yıllardaki savaşlardan çok Siyonist işgalin kuruluşuna dayandırıyor; Ben-Gurion’un “silahlanmış ulus” anlayışının orduyu devlet inşasının, toplumsal aidiyetin ve siyasi meşruiyetin merkezine yerleştirdiğini vurguluyor. 1967’de Batı Şeria ve Gazze’nin işgal edilmesiyle ordunun yönetim ve toprak kontrolündeki rolünün genişlediğini, yerleşimlerin büyümesiyle dinî-milliyetçi aktörlerin de bu yapıda etkili olduğunu belirtiyor. Bu tarihsel mirasın günümüzde askerî sicili siyasi liderlik için bir yeterlilik ölçütüne dönüştürdüğünü savunan Fakih, 2026 seçimlerinde güvenlik ve zorunlu askerlik tartışmalarının bu düzeni yeniden görünür kıldığını; muafiyetlere yönelik tepkinin askerlik yükünün eşitsiz dağılımını tartışmaya açsa da ordunun işgal ve toprak genişlemesindeki rolünü sorgulamadığını ifade ediyor.

İsrail toplumunun askerîleştirilmesi son yıllardaki savaşlarla başlamadı; işgalin varoluşsal güvenlik krizi iddialarına verilen bir tepki olarak da basitçe anlaşılamaz. Bunun temelleri, askerî gücün toprak gaspının, toplumsal örgütlenmenin ve siyasi meşruiyetin merkezine yerleştiği Siyonist işgalin başlangıcında atıldı.

David Ben-Gurion’un silahlanmış bir ulus tasavvurundan eski askerî komutanların günümüz seçim siyasetinde öne çıkmasına kadar, İsrail ordusu fikri silahlı kuvvetlerden ibaret bir kurum olmanın ötesinde kaldı; gücün örgütlenip kullanıldığı siyasi kültürün belirleyici bir özelliği oldu.

İsrail 27 Ekim seçimlerine yaklaşırken bu tarih, seçim kampanyasında da görülüyor. Askerî sicil siyasi otoritenin kaynağı olmayı sürdürüyor, liderlik tartışmalarına güvenlik damgasını vuruyor ve zorunlu askerlik önemli bir seçim ayrışmasına dönüşüyor. Yarış, askerîleştirmenin dışında gerçekleşmiyor; askerîleştirmenin oluşmasına katkı sunduğu kurumlar, beklentiler ve siyasi kabuller üzerinden ilerliyor.

Silahlanmış ulus fikri

Ben-Gurion için ordu, Siyonist varlığın inşasının ayrılmaz bir parçasıydı. Bir Siyonist terör örgütü olan Haganah, 1948’de kurulan ordunun kurumsal temelini oluşturdu. Silahlı kuvvetlerin hükümet otoritesi altında birleştirilmesi, gücün merkezileştirilmesine ve işgalin örgütlü şiddet üzerindeki tekel iddiasının tesis edilmesine de yardımcı oldu.

1950’lerde geliştirilen Ben-Gurion’un askerî doktrini, çatışmanın uzun süreli ve varoluşsal olduğu, işgalci varlığın kalıcı stratejik dezavantajlarla karşı karşıya bulunduğu varsayımına dayanıyordu. Bu doktrin caydırıcılığa, erken uyarıya, önleyici saldırılara ve kararlı askerî eyleme önem veriyordu. “Silahlanmış ulus” kavramı, İsrail’in varlığını geniş çaplı toplumsal seferberliğe ve askerî hazırlığa bağlıyordu.

Bu modelin sonuçları askerî stratejinin ötesine uzandı. Ordu, kuşakların ortak bir çerçeve içinde toplumsallaştığı bir kurum hâline gelirken askerî deneyim ağlar, statü ve kamusal yaşama katılma yolu sağlayabiliyordu.

Askerlik hizmeti yalnızca bireylere yüklenen bir zorunluluk değildi; kolektife katkı ve Siyonist projeye meşru bir katılımcı olarak tanınmayla ilişkilendirildi.

Bu ilişki başından itibaren siyasiydi. Ben-Gurion ve İşçi Siyonizmi yönetimi, otoritenin pekiştirilmesinin silahlı örgütler üzerindeki kontrolün yanı sıra çeşitli Yahudi nüfusunu bütünleştirebilecek kurumların inşasını da gerektirdiğini biliyordu. Bu nedenle ordu, güç örgütlenmesini işgalin kimliğinin inşasına bağlayarak daha geniş devlet kurma projesinde merkezi bir yer edindi.

Bu mirasın önemi, siyasi beklentileri nasıl şekillendirdiğinde yatıyor: Askerlik hizmeti topluma yapılan belirleyici bir katkı olarak görüldüğünde, askerî deneyim siyasi liderlik için bir yeterlilik belgesine dönüşebilir; güvenlik uzmanlığı da sivil kurumlarda otorite kazanır.

Askerî sicilden siyasi otoriteye

Ordu ile seçim siyaseti arasındaki tarihsel ilişki, İşçi Partisi’nin seyrinde özellikle belirgin. Parti, onlarca yıl boyunca işgalin kurucu kurumları ve askerî yapıdan gelen isimlerle yakından ilişkilendirildi. Partinin siyasi hâkimiyeti, kısmen askerî ve güvenlik meselelerinin kamusal gündemde merkezi bir yer tuttuğu ortamı yansıtıyordu.

İsrailli akademisyenler Udi Lebel ve Guy Hatuka’nın araştırması, 1977 ile 2015 yılları arasında İşçi Partisi’nin seçim listelerinde güvenlik kurumlarından gelen isimlerin bulunmasıyla partinin değişen siyasi durumu arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bulguları, bu isimlerin parti içindeki temsilinin azalmasının, kültürel askerîleştirme etrafında şekillenen siyasi kültürde partinin marjinalleşmesiyle aynı döneme denk geldiğini gösteriyor.

Bunun önemli bir sonucu var: Askerî sicil, adaylara eklenen biyografik bir ayrıntıdan ibaret değil. Bir siyasi partinin kamusal yaşama egemen olan meseleleri ele alabilecek donanıma sahip görünüp görünmediğini belirlemeye yardımcı olabiliyor. Özellikle çatışmanın kalıcı bir durum olarak ele alındığı koşullarda, bir adayın askerî rütbesi, operasyonel deneyimi veya güvenlik kurumlarındaki itibarı siyasi yetkinlik iddiası işlevi görebiliyor.

Bu ilişki, askerî ve sivil siyasi otorite arasındaki ayrımın bulanıklaşmasına da yardımcı oldu. Genelkurmay başkanlığı yapmış isimler ve üst düzey komutanlar defalarca seçim siyasetine girerek güvenlik alanındaki itibarlarını kamu görevleri için yürütülen rekabete taşıdı. Bu isimlerin öne çıkması, komuta deneyiminin ulusal liderlik iddiasına dönüştürülebildiği siyasi ortamı yansıtıyor.

1967, yerleşimlerin genişlemesi ve askerîleştirmenin değişen yüzü

1967 savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Batı Şeria’nın ve Gazze’nin işgali, ordunun Filistinlilerin yaşamını yönetme ve toprakları kontrol etme rolünü daha da genişletti. Bu gelişme, toprakların, dinî milliyetçiliğin ve yerleşimlerin genişlemesinin siyasi önemini de değiştirdi.

Sonuçlar, ordunun ve daha geniş siyasi yapının bileşimine kadar uzandı. Siyasi ve dinî hareketler işgal altındaki toprakları Siyonist projenin ayrılmaz bir parçası olarak görme konusunda daha iddialı hâle geldikçe yerleşim faaliyetleri, geleneksel kurumların dışında nüfuz elde etmenin bir yoluna dönüştü. Böylece dinî milliyetçilik ile askerlik hizmeti arasındaki ilişki, yerleşim projesinin büyümesiyle birlikte gelişti.

Bu, Ben-Gurion’un ilk modelinin basitçe devamı değildi. Askerîleştirmeye yatırım yapan toplumsal güçler değişti. İşgalin erken dönem devlet inşası seküler İşçi Siyonizmi ve onun güvenlik yapılanmasıyla güçlü biçimde ilişkilendirilirken sonraki onyıllarda dinî-milliyetçi aktörlerin ve yerleşimlerin genişlemesini savunan siyasi hareketlerin etkisi arttı.

2026 seçimleri: güvenlik, askerlik hizmeti ve siyasi meşruiyet

Yaklaşan seçim, bu tarihsel ilişkilerin günümüz siyasi rekabetini ne kadar derinden şekillendirdiğini gösteriyor. Kampanyaya, Benjamin Netanyahu’yu 7 Ekim 2023’te Filistin Direnişi’nin düzenlediği operasyon etrafındaki başarısızlıklardan, askerî performanstan ve ultra-Ortodoks Yahudilere zorunlu askerlikten muafiyet tanınmasından sorumlu tutan tartışmalar damga vuruyor.

Eski genelkurmay başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet, güvenlik alanındaki sicilin siyasi değerinden doğrudan yararlanırken iktidar koalisyonunun ultra-Ortodoks partilere bağımlılığı, zorunlu askerliği koalisyon siyasetinin önemli bir meselesi hâline getiriyor.

Zorunlu askerlik tartışması, askerîleştirmenin dayandığı toplumsal beklentileri açığa çıkardığı için özellikle dikkat çekici. Askerlik hizmeti, İsrail toplumunda katkının ve aidiyetin ölçütü olarak yaygın biçimde görülüyor.

Yedek asker seferberliği ve uzun süreli askerî harekâtların getirdiği yük arttıkça muafiyetler, yerleşimciler arasında tepki kaynağı hâline geldi. Tartışma insan gücüyle ilgili olduğu kadar statünün, yükümlülüğün ve siyasi tanınmanın nasıl paylaştırıldığıyla da ilgili.

Bu nedenle tartışma, ordunun kaç ilave askere ihtiyaç duyduğu yönündeki pratik sorunun ötesine geçiyor. Bu durum, askerlik hizmetinin Siyonist işgal projesine tam katılımla ilişkilendirildiği uzun süredir devam eden toplumsal sözleşmeyi yansıtıyor. Bazı topluluklar muaf tutulurken diğerleri tekrarlanan askerî yükümlülükleri üstlendiğinde, bu düzenleme kimin katkısının sayıldığı ve iktidar koalisyonunun kimin çıkarlarını koruduğu hakkında siyasi bir meseleye dönüşüyor.

Aynı zamanda kampanyanın güvenlik başarısızlıklarına ve askerî liderliğe odaklanması, askerî otoritenin seçim tartışmasının sınırlarını şekillendirmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Tartışma esas olarak güvenliğin siyasetin merkezinde olup olmamasıyla değil, güvenliği sağlayacak otoriteye kimin sahip çıkabileceğiyle ilgili. Ordunun toplumdaki konumu partiler arasındaki rekabeti biçimlendirirken askerî deneyim önemli bir siyasi güvenilirlik kaynağı olmayı sürdürüyor.

Ordu İsrail siyasetinin merkezinde yer alıyor; ancak siyasetçiler kimin hizmet etmesi, yükü kimin taşıması ve ordunun başında kimin bulunması gerektiği konusunda anlaşamıyor. Seçim bu anlaşmazlıkları açığa çıkarıyor.

Bu ayrılıklar boşlukta ortaya çıkmıyor. Askerlik hizmetinin belirleyici bir yurttaşlık görevi olarak yüceltildiği, ordunun kendisinin ise işgal ve toprakların genişletilmesi için bir araç olarak kullanıldığı yerleşimci-sömürgeci bir toplumun çelişkilerini yansıtıyor.

Ultra-Ortodoksların zorunlu askerliğine ilişkin tartışma, bu görevin eşitsiz dağılımını açığa çıkarıyor; ancak muafiyetler etrafındaki siyasi tepki, ordunun hangi amaçla seferber edildiğini sorgulamaya nadiren uzanıyor. Benzer şekilde, 7 Ekim’deki Filistin operasyonunun başarıya ulaşmasına yol açan güvenlik başarısızlığının sorumluluğuna ilişkin mücadele, mevcut düzeni güvence altına almanın başlıca aracının askerî güç olduğu varsayımını değiştirmeden yeni liderlik taleplerini güçlendirdi.

“İsrail”de askerîleştirmenin siyasi kalıcılığı burada yatıyor: Askerîleştirme, politika, liderlik ve toplumsal yükümlülüklere ilişkin anlaşmazlıkları, güç mekanizmasını en iyi kimin yönetebileceğine dair rekabet hâlindeki iddialara dönüştürüyor.

Filistin’in işgali bu düzenin maddi temelini oluşturmaya devam ederken güvenlik dili de bu düzenin sürmesini normalleştirmeye yardımcı oluyor. Seçim, yerleşimci toplum içindeki çatlakları gösterebilir; ancak bu çatlaklar, rakip grupların askerî gücü vazgeçilmez görmeyi sürdürdüğü bir siyasi sistem içinde ortaya çıkıyor.

Çeviri: YDH

İlgili Haberler