'Armageddon' ve İran

Türkiye-Çin Dostluk Vakfı merkezinde gerçekleştirilen "İran Savaşı ve Sonuçları" başlıklı oturumda, çatışmaların diplomatik, askeri ve ekonomik çıktıları yüksek düzeyli bir katılımla değerlendirildi. Oturum Başkanlığını Ahmet Doğan’ın yaptığı toplantıda eski Dışişleri Bakanlarından Şükrü Sina Gürel, emekli Amiral Deniz Kutluk, Gazeteci Alptekin Dursunoğlu ve Prof. Ünal konuşma yaptı. Aşağıdaki yazı Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi'nin (YDAM) Ankara'da düzenlediği çalıştayda yaptığım 15 dakikalık sunumun metnidir.

Hasan hocamızla programdan önce konuştuğumuzda, bu savaşa muhatap olan İran'ı anlatmamı ve konuyu tarihsel bağlamda toparlamamı istemişti. Ben de bu savaşa muhatap olan İran'ın bazı tarihler üzerinden bugüne kadar uzanan serüvenini aktarmak istiyorum. Çünkü bu savaş, biraz sonra sunacağım tarihsel akış içerisinde meselenin nihai hesaplaşmasına, bir başka deyişle ABD ve İsrail'in İran'la armageddon savaşına işaret ediyor.

Bu final süreci, bütün bölgesel düzeni ve belki de dünyayı ciddi şekilde değiştirebilecek nitelik taşıyor. Dolayısıyla yaşanan bu savaşın hem İran hem de bölge açısından tarihi bir önemi bulunuyor. Peki İran neden böylesi bir savaşa tanık oldu? 

Bu hikaye 11 Şubat 1979'da başlıyor. 15 Şubat 1979'un anlamı ise şudur: İsraillilerin kendi tabiriyle İsrail rejimi, Amerika'dan sonra dünyadaki en büyük konsolosluğunu kaybetti. Onun yerine ise İsrail'in konsolosluk binası Fetih'e tahsis edildiği için burası Filistin direnişinin merkezi oldu.

Yıllar içerisinde önemli dönüm noktaları üzerinden ilerleyip 1979'dan bugüne geleceğim ve atıflar yaparak birkaç cümleyle günümüzü değerlendirmek istediğim için hızlı ilerliyorum. Elbette gerekirse her başlık ve tarih uzun uzun detaylandırılabilir.

1979'daki bu gelişme bölgede devasa bir değişimdi. Amerika'nın büyük müttefiki Şah yönetimi devrilmiş, onun yerine İsrail yanlısı olmayan, Filistin direnişini destekleyen yeni bir yönetim kurulmuştu.

Bugün tanık olduğumuz; rejimin devrilmesi, etnik unsurların harekete geçirilmesi ve İran'da yönetimin çökertilmesi gibi söylemler o gün de vardı, hem de çok daha güçlü şekilde dile getiriliyordu. O dönemki tabirle İran'ın ordusu dahi yoktu. Şah'ın güçlü ordusu vardı ancak mensupları kaçıp gitmişti. Dolayısıyla dış müdahale ile karşılaşıldığında bu yeni yönetimin düşmesi muhtemel görünüyordu. Bundan cesaret alan ve Amerikalıların da teşvikiyle hareket eden Saddam Hüseyin, 22 Eylül 1980'de İran kentlerini işgal etti. Hürremşehr'e girerek İran topraklarında ilerledi. Saddam Hüseyin, bir hafta içerisinde Tahran'daki Azadi Meydanı'nda basın toplantısı düzenleyeceğini iddialı bir üslupla söylüyordu.

Tam bu dış saldırının gerçekleştiği sırada, örneğin Batı Azerbaycan ve Kürdistan bölgelerinde Kürdistan Demokrat Partisi ve Komala gibi unsurlar faaliyetteydi. Devrimin kendisi de pek çok iç sıkıntıyla boğuşuyordu. Halkın Mücahitleri örgütünün devasa terör eylemleri mevcuttu. Sadece tek bir saldırıda, İslami Cumhuriyet Partisi'nin ve devrimin üst düzey lider kadrosundan yetmiş iki kişi birden bombalı eylemde hayatını kaybetti. Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahoner gibi devletin en üst düzey isimleri suikast sonucu öldürüldü.

O günkü şartlar, yeni kurulan yönetimin dinamikleri ve güç unsurları çerçevesinde bakıldığında, bugünkü durumla kıyaslanamayacak kadar zayıf ve devrilmeye müsait bir yapı göze çarpıyordu. Ancak o süreç, taraflar arasındaki orantısız güç dengesi sebebiyle sekiz yıllık yıpratma savaşına dönüştü. 

Tıpkı şu an tanık olduğumuz gibi sahada mutlak bir asimetri hakimdi. Prestijli Arap lideri konumundaki Saddam Hüseyin, bütün Arap yönetimlerinden sınırsız destek görüyordu. Sovyetler ile geçmişe dayalı ilişkileri ve Amerikan yönetiminin İran'daki yeni yapıyı devirme çabaları sayesinde Saddam Hüseyin silaha doymuyor, son derece yoğun şekilde askeri teçhizatla besleniyordu.

Buna karşılık İran ağır bir silah ambargosu altındaydı. Kendi imkanlarıyla ayakta kalmaya çalışan ülkenin o dönem kurulan Devrim Muhafızları Bakanlığı'nın başındaki isim olan Muhsin Refikdust, lojistik sağlayabilmek için Yaser Arafat'tan silah istediğini hatıralarında bizzat nakleder. Yaser Arafat detayı burada oldukça önemlidir. 

İran bu mücadeleyi sekiz yıllık yıpratma savaşına yaymayı başardı. İlk üç senenin ardından işgal edilen topraklar kurtarıldı ve savaş tamamen Irak topraklarında devam etti. İkinci ve üçüncü seneden sonra savaşın artık Irak topraklarında sürmesiyle beraber, 1988'e gelindiğinde durumun sürdürülemez olduğu ortaya çıktı. İran o dönem bütün ekonomisini savaşı ayakta tutabilmek için harcıyordu.

Ordusu sürekli yenilenen Saddam'ın durumu, İsraillilerin tabiriyle Sisifos metaforuna dönüşüyordu. İran kayayı yokuşun tepesine kadar taşıyor ancak Avrupalı ve Arap müttefikleri Saddam'ı yeniden silahla donatarak güçlendiriyordu. İran bu döngü içerisinde sürekli yenilenen orduya karşı savaşmak zorunda kalıyordu. 

Bu yıpratma savaşı sürecinde kendi topraklarını çoktan kurtarmış olan İran yönetimi, 598 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını kabul etti ve savaş noktalandı.

Savaşın noktalanmasının ardından 1990'lı yıllar itibarıyla yeni bir süreç başladı. Amerika Körfez'de kendi düzenini kurmayı, İran'ın inşa etmek istediği alternatif düzeni ise boğmayı hedefliyordu. İran için ise bu durum; asırlara dayanan direniş altyapısı üzerinde şekillenen yeni bir bölgesel cephe oluşturmak anlamına geliyordu. 

Bu direniş cephesi, İran'a aynı zamanda derin bir stratejik alan kazandıracaktı. Dolayısıyla 1990'lı yıllardan 2000'li yıllara kadar olan süreç, her iki tarafın bu karşılıklı çabasıyla devam etti. 

Elbette İran'ın adımları terör ve terörle mücadele konsepti kapsamında değerlendirilirken, karşı tarafın eylemleri bölgede istikrar yaratma ve Körfez'de güvenliği sağlama argümanı üzerinden pazarlandı.

Amerika'nın kurmaya çalıştığı bölgesel düzenin üç ana sacayağı bulunuyordu. Birincisi, Arap dünyasının İsrail'i benimsemesi ve kabullenmesiydi. 1967 Haziran Savaşı'nın ardından eylül ayında toplanan Arap Birliği'nin aldığı Hartum kararlarını hatırlamak gerekir. İsrail ile müzakereye, anlaşmaya ve barışa hayır diyen meşhur "üç hayır" kararı deklare edilmişti. Bırakın anlaşmayı, müzakereyi dahi mutlak surette reddeden böylesi bir Arap dünyası, İsrail'i benimseyecek ve kabullenecekti. İkincisi, İsrail ile kalıcı bir normalleşme süreci başlatılacaktı. Üçüncüsü ise İsrail'in bölgesel liderliği tartışmasız şekilde kabul edilecekti.

İsrail'i benimsetme evresinin zeminleri 1990'lı yıllar boyunca titizlikle inşa edildi. Zaten 1978'de Camp David Anlaşması imzalanmış ve Mısır, İsrail ile ilişkilerini normalleştirmişti. 

1993'te ise Yaser Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü Oslo Anlaşması'nı imzalayıp Filistin tarafı İsrail'i resmi olarak tanıyınca süreç çok farklı bir boyuta evrildi. Dolayısıyla Cemal Abdünnasır'dan ve Hartum kararlarından beri savunulagelen, İsrail'in reddine ve direnişe dayalı İran tezleri giderek yalnızlaşıyordu. 

Buna karşılık İsrail'in eli siyaseten güçleniyordu. Çünkü İsrail; kendisini bölgeye benimseterek, Araplarla ilişkilerini normalleştirerek ve nihayetinde bölgesel liderliğini kabul ettirerek ilerliyordu. Bu bölgesel liderliğin tasdiki, 2011 yılındaki Arap Baharı'ndan sonraki sürece tekabül ediyor. 

Bu denklemde Suriye'nin doğrudan hedef alınması da asla tesadüf değildi.

1990 ile 2000 yılları arasında direniş ekseni açısından en önemli gelişme Hizbullah çizgisinde yaşandı. İsrail 1982'de Lübnan'ı işgal ettiği zaman Hizbullah örgütü henüz ufukta yoktu. 

Lübnanlı Şiiler felaket dönemleri yaşıyordu. Çünkü Şiilerin dini ve siyasi lideri olan İmam Musa Sadr, Muammer Kaddafi tarafından kaçırılmış ve yok edilmişti. Şiiler tamamen başsız kalmıştı. 

Lübnan'da kanlı bir iç savaş yaşanıyordu ve ülke İsrail tarafından işgal edilmişti. Şimdiki gibi Litani Nehri falan değil, doğrudan Beyrut'a kadar uzanan tam teşekküllü bir işgal durumu söz konusuydu.

Bu şartlar altında Hizbullah, İran ve Suriye'nin stratejik ilişkilerinin organik bir meyvesi olarak 1986'dan itibaren varlık göstermeye başladı. 

1986'dan 2000 yılına kadar geçen süreç, Hizbullah'ın askeri ve siyasi direniş öyküsünün tarihidir. 2000 yılına gelindiğinde muazzam bir zafer kazanıldı ve İsrail güçleri kaçarcasına Lübnan'ı terk etti. Süreci kısa tutmak adına aradaki operasyonel aşamaları geçip, 2000 yılındaki bu çekilmeyi son nokta olarak belirtiyorum. 

Bu gelişme, Direniş Ekseni açısından emsalsiz bir zaferdi. Çünkü İsrail yönetimi tarihinde ilk defa, işgal ettiği bir Arap toprağından masada hiçbir şey elde edemeden çekilmek zorunda kalıyordu.

Camp David Anlaşması ile Sina Yarımadası'ndan çekilmişti ancak karşılığında Mısır'ı elde etmişti. Hiçbir Arap ülkesinin bir daha kendisiyle savaşmamasını garanti altına alan diplomatik ve stratejik bir zaferle Mısır'ı kendi yanına çekerek Sina'dan çıkmıştı. Zaten Mısır'a ait olan Sina'yı Mısır'a vererek güvenliğini sağlamıştı. Oysa 2000 yılında İsrail rejimi, işgal ettiği Arap toprağından ilk defa doğrudan direnişle sökülüp atılıyordu.

2003 tarihi bölge için son derece önemlidir ancak 2003'ü yaratan asıl milat 11 Eylül 2001'dir. Bize uluslararası terör ve El Kaide söylencesinin sunulduğu tarih budur. 

Üretildiği derken meseleyi komplo teorisi düzleminde söylemiyorum; El Kaide diye bir örgüt mevcuttur ve kanlı eylemleri ortadadır. Ancak Amerikan sisteminin veya derin devletinin, 2001'de Afganistan ve 2003'te Irak işgaliyle başlayıp bugünlere uzanan bölgesel hakimiyet sürecini kurgulayabilmek adına bu eylemlerin önünü ne kadar açtığı sorgulanmalıdır.

2003 yılındaki Irak işgali, askeri açıdan üç haftada başarıya ulaşan bir harekâttı. Ancak bu işgal, 2005 yılında General Kasım Süleymani'nin yürüttüğü muazzam diplomatik ve askeri direniş sayesinde büyük bir fiyaskoya dönüştü. 

Amerikan rejimi 2003'te Irak'ı işgal ederken orada kendisine bağlı bir model devlet kurmayı hedefliyordu. O dönem sürekli Büyük Ortadoğu Projesi'ni konuşuyorduk. Büyük Ortadoğu Projesi; Sea Island Zirvesi'nde rollerin dağıtıldığı, dönemin başbakanının Yemen lideri Ali Abdullah Salih ile birlikte eş başkanlık rolünü üstlendiği siyasi bir tasarımdı.

Irak'ta bir model devlet kurulacak ve bütün bölge bu modele göre yeniden şekillendirilecekti. O dönemlerde dolaşıma sokulan, bölge ülkelerinin tamamının bölünüp parçalandığı haritaları hatırlamak gerekir. 

Peki General Kasım Süleymani ne yaptı? Dünyanın durduramadığı bu işgale karşı Irak içinde askeri ve siyasi direniş örgütleyerek Amerika'nın kurmak istediği model devlete asla izin vermedi. Sembolik olarak belirtmek gerekirse; İyad Allavi gibi bir başbakanın, Gazi el-Yaver gibi bir cumhurbaşkanının, Hazım eş-Şalan gibi İran karşıtı Şii bir savunma bakanının bulunduğu bir Irak devleti tasarlanıyordu. 

Şii nüfuslu Irak'ı İran'a karşı konumlandıracak bir yapı hedefleniyor ve Büyük Ortadoğu Projesi bu model üzerinden ilerletiliyordu. General Kasım Süleymani'nin çabalarıyla fiyaskoyla sonuçlanan süreç tam olarak burada başladı.

Amerika, 2003 yılına kadar Irak'ı bölgedeki üslerinden bombaladı. Ancak 2005'ten sonra bölgedeki Arap yönetimleri Amerika'dan "işgalci güçler" diye bahsetmeye başladı. 

Oysa bu güçler Irak'ı bizzat Arap ülkelerindeki topraklar üzerinden işgal etmişti. Peki Amerika neden iki sene içerisinde aniden işgalci konumuna düştü? Çünkü 2005'te siyasal süreçler, Irak'ı Amerika'nın istediği modele değil, İran'ın arzuladığı formata yakın bir çizgiye sürükledi. Irak'ta İran'ın müttefikleri iktidara gelmeye başladı.

Bunun üzerine Ürdün Kralı Abdullah'tan "Şii Hilali" lafını duymaya başladık. Bu kavramın siyaset sahnesine icat edilmesinin tarihi 2005'tir. 

Mezhep argümanı son derece işlevsel kullanıldı. İsrail'e ve emperyalizme karşı direniş söyleminin bölgede tarihsel bir karşılığı ve alıcısı her zaman mevcuttur. Ancak Şiiliğin yalnızlaştırılması siyaseten çok kolaydır. Bir buçuk milyarlık İslam dünyası içerisinde iki yüz üç yüz milyonluk Şii nüfusunu ve dolayısıyla İran'ı bu argüman üzerinden yalnızlaştırma yoluna gittiler.

Vaktim azaldığı için tarihleri hızlı geçiyorum. 2011 yılındaki Arap Baharı ve özellikle Suriye süreci, Şii Hilali metaforu üzerinden geliştirilen bu ayrıştırıcı anlayışın zirveye ulaştığı dönem oldu. 

İran'ın en önemli bölgesel müttefiki ve direnişin en sarsılmaz Arap kalesi olan Suriye doğrudan hedef alındı. Bu tablo, geçmişte 1967 ve 1973 savaşlarında İsrail'e karşı koalisyon oluşturan ve askeri dayanışma gösteren bölge ülkelerinin, mezhep argümanları üzerinden İsrail'in yanında saf tutarak direnişe, Suriye'ye ve İran'a karşı müttefik haline gelmeleri anlamını taşıyordu.

Bugüne geldiğimizde Suriye 8 Aralık 2024’te düştü. Suriye'nin düşmesinin ardından artık doğrudan İsrail liderliğindeki bölge düzenini konuşuyoruz. 

İsrail liderliğindeki bölge düzeni; İsrail'i kabullenmek veya onunla ilişkileri normalleştirmek gibi aşamaların çoktan geride kaldığını gösterir. Bu yeni durum; Amerika'nın dünyada istediği her şeyi yapabilmesi gibi, İsrail'in de Ortadoğu'da dilediği her adımı fütursuzca atabilmesi anlamına geliyor.

Bunun en sembolik yansımasını Katar'ın bombalanmasında izledik. Katar yönetimi, Hamas'a doğrudan İsrail ve Amerika'nın talebi üzerine ev sahipliği yapıyordu, buna rağmen hedefe kondu. Katar'a saldıran İsrail yönetiminin Türkiye'ye saldırmayacağının garantisi var mı? 

Vaktim bittiği için konuşmamı tamamlıyorum. Suriye ayaktayken ve bölge denklemleri yerindeyken böylesi fütursuz hamlelerin yapılabileceğine inanabilir miydik? Ancak şu an bunları yaşayarak görüyoruz.

Yedi Ekim itibarıyla sahada yepyeni bir denklem bulunuyor. İsrail'in perspektifinden bakıldığında; Gazze'de soykırım yapılarak Filistin direnişi tasfiye edildi ve Lübnan'ın işi bitirildi. Geriye ahtapotun ana başı olan İran kaldı. 

Konuşmanın başında "final" derken kastettiğim tam olarak buydu. Şu an bu nihai savaşı yaşıyoruz. Eğer bu hedef de düşerse, bölgede Direniş Ekseni diye bir şey kalmayacak ve mutlak İsrail liderliğinde yeni bir bölgesel düzen inşa edilmiş olacak.

Süreyi daha fazla aşmamak adına sözlerimi burada noktalıyorum.



Makaleler

Güncel