Devrimci rasyonellik, düşmana güvenmekte değil, onu doğru bir şekilde tanımak ve ona karşı akıllıca stratejiler benimsemekte anlam bulur. Öte yandan, mevcut durum ülkenin yönetim yapısında ciddi bir arınma/ayıklama yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Uluslararası politikaların hararetli ortamında, ulusların tarihsel deneyimi göstermiştir ki 'müzakere' mutlaka barış anlamına gelmez; aksine, birçok durumda egemen güçlerin gizli hedeflerini ilerletmek için kullandıkları karmaşık bir araç olmuştur.
Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı tutumu, aldatma, hile ve stratejik çok katmanlılığa dayanan bir politikanın açık bir örneğidir.
ABD, onlarca yıl boyunca müzakereyi her zaman baskı uygulamak, istihbarat toplamak ve düşmanca eylemler için zemin hazırlamak amacıyla bir örtü olarak kullanmıştır.
Kapsamlı Ortak Eylem Planı (Nükleer anlaşma) ve sonrasındaki gelişmeler, resmî bir anlaşmanın nasıl kolayca ihlal edilebileceğini ve aynı zamanda karşı tarafın aynı zemini kullanarak hedef ülkenin ekonomik ve güvenlik yapılarını nasıl etkileyebileceğini açıkça göstermiştir.
Bu davranış bir istisna değil, ABD dış politikasında tekrarlanan bir modelin parçasıdır.
Siyasi sosyoloji açısından bakıldığında, güç dengesi ve tarafların dürüstlüğü mevcut olmadığında müzakere gerçek işlevini yitirir.
Bu koşullar altında müzakere, 'stratejik sürpriz' için bir araca dönüşür; yani karşı taraf, diyalog ve barışçıl çözüm umuduyla meşgulken aslında zayıflatma veya hatta askerî darbe için karmaşık bir senaryonun tasarlanmasına maruz kalır.
Bölgenin yakın tarihi, müzakerelerin savaşa nasıl zemin hazırladığını gösteren örneklerle doludur.
İran ile ABD arasındaki son savaşın kısa bir analizinde, en çok öne çıkan şey sadece askerî çatışma değil, aynı zamanda ülke içindeki zihinsel ve toplumsal denklemleri değiştirme çabasıdır.
Bu çerçevede liderin şehit edilmesi, yalnızca insani ve siyasi bir kayıp değil, aynı zamanda ulusal birlikte boşluk yaratma ve direnişin sembolik sermayesine darbe vurma girişimi olarak değerlendirilmektedir.
Bununla birlikte, toplumsal tepki ve halkın dayanışması, bu tür eylemlerin zayıflatmak yerine direniş söylemini güçlendirebileceğini göstermiştir.
Bu şartlar altında, ülke yetkililerinin sorumluluğu her zamankinden daha ağırdır. Tarih, geçmiş deneyimleri ihmal etmenin ve düşmana safça güvenmenin telafisi mümkün olmayan bedeller doğurabileceğini göstermiştir.
Yetkililer, halkın ve devrim liderinin rejimin meşruiyetinin ve otoritesinin iki temel direği olduğunu bilmelidir; bu ikisinden uzaklaşmak, nüfuza ve darbelere açık hâle gelmenin zeminini hazırlayacaktır.
Temel uyarı şudur: Devrimci rasyonellik, düşmana güvenmekte değil, onu doğru bir şekilde tanımak ve ona karşı akıllıca stratejiler benimsemekte anlam bulur.
Öte yandan, mevcut durum ülkenin yönetim yapısında ciddi bir arınma/ayıklama yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Cesaretten, dini inançtan ve halka güvenden yoksun kişilerin varlığı bir zayıflık noktasına dönüşebilir.
Bugün toplum, uzmanlığın yanı sıra cihat ruhuna, entelektüel bağımsızlığa ve devrimin değerlerine derin bağlılığa sahip yöneticilere ihtiyaç duymaktadır. Bu tür kişilerin seçilmesi bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.
Sonuç olarak, ülkeyi mevcut tarihsel dönemeçten çıkarabilecek şey, siyasi uyanıklık, toplumsal bütünleşme ve yönetim sermayesinin yeniden inşasının birleşimidir.
Müzakere gülümsemesiyle gelen düşmanın mutlaka barış niyeti yoktur; ve bu, bir kez daha ağır bedellerle öğrenilmemesi gereken bir derstir.