El-Ahbar’a konuşan askeri kaynaklara göre, ordu Hizbullah veya onu destekleyen halk tabanıyla çatışmaya girmeyi düşünmüyor; özellikle birliklerin çoğu güney bölgelerinde, direniş çevresi ve halk arasında konuşlandırılmış durumda. Güney Lübnan’daki asker ve subayların çoğu bölgenin yerlisi. Kaynaklar, askeri yönetimin kurum içinde herhangi bir bölünmeyi önlemeye odaklandığını belirtiyor.

YDH- El-Ahbar yazarlarından Hüseyin Sabra, Lübnan ordusunun güncel siyasi ve askeri konjonktürdeki hassas durumunu analiz ettiği yazısında, ordunun iç birliğini koruma kararlılığını ve direniş güçleriyle doğrudan çatışmaya girmeme stratejisini mercek altına alırken, hükümetin silah kontrolü kararının yarattığı iç ve dış baskıları da ayrıntılarıyla aktarıyor. Ordunun toplumsal ve mezhepsel çeşitliliğe dayalı dengesi ile ulusal istikrarı koruma önceliğini öne çıkaran Sabra, ordunun sorumluluk ve fedakârlık perspektifiyle hareket ettiğini, ulusal görev uğruna şehitler verilse dahi iç ve dış krizlerin yönetilmesine odaklandığını ortaya koyuyor.
Hükümetin silah bulundurma yetkisini devlete sınırlama kararı, siyasi yapının çatışmayı ordu komutanlığının sorumluluk alanına bırakmasının ardından, askeri kurumu hassas bir konuma soktu.
Karar, ülke İsrail’in sürmekte olan saldırganlığı ve işgali ile Hizbullah’ın silahları konusunda artan dış baskılarla karşı karşıya olduğu kritik bir dönemde alındı.
Hükümet, Ağustos ayı başında gerçekleştirdiği oturumda, bir yandan uygulama sorumluluğunu orduya devrederek onu direniş ve destekçileriyle doğrudan karşı karşıya getirme girişiminde bulundu; bu, askeri liderliğin kesinlikle kabul etmediği bir yaklaşım.
Öte yandan karar, orduyu görevini yerine getirmeye zorlamak için uygulanan iç ve dış baskıların yanı sıra çeşitli teşviklerin de bir örneği oldu.
Baskılar ve teşvikler arasında
Arka planda, askeri kuruma uygulanan baskılarda dış etkenler de etkili. Washington ve bazı Avrupa ülkeleri, askeri kuruma finansal ve lojistik destek sunmaya devam ediyor.
Perde arkasında ise, ordunun “emri” uygulama taahhüdü karşılığında bu desteği artırma cazibesi bulunuyor. Liderlik, kendisini “işgale karşı direniş” silahlarıyla mücadele sorumluluğuna zorlayan iç baskılar ile ordunun, ulusal dengelerle uyuşmayan bir siyasi projenin aracı hâline gelmesini isteyen dış teşvikler arasında sıkışmış durumda.
ABD ve Avrupa ülkeleri, Lübnan Ordusu’na düzenli olarak mali ve askeri yardım sağlıyor. Bu yılın başında Avrupa Konseyi, BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, ordunun güneydeki konuşlanma kapasitesini artırmak için 80 milyon avrodan fazla kaynak aktardı.
Katar ise Lübnan Ordusu’nun 2019’daki ekonomik krizi sonrası önde gelen destekçilerinden biri oldu. İlk olarak orduya gıda yardımı gönderen Katar, 2022’de nakit hibeler sağlamaya başladı ve son dönemde onlarca askeri araç ve mali destek sundu; bunların sonuncusu, subay maaşlarının ödenmesine yardımcı olmak amacıyla 60 milyon doları buldu.
Bu durum, bazı çevrelerde ordunun siyasi kararlarının yabancı güçlerin etkisi altında kalacağı endişesini artırıyor. Yardımlar yalnızca askeri yapıyı güçlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda yabancı çıkarların ulusal çıkarların önüne geçmesine yol açabiliyor.
Ordu iç çatışmayı reddediyor
El-Ahbar’a konuşan askeri kaynaklara göre, ordu Hizbullah veya onu destekleyen halk tabanıyla çatışmaya girmeyi düşünmüyor; özellikle birliklerin çoğu güney bölgelerinde, direniş çevresi ve halk arasında konuşlandırılmış durumda. Güney Lübnan’daki asker ve subayların çoğu bölgenin yerlisi.
Kaynaklar, askeri yönetimin kurum içinde herhangi bir bölünmeyi önlemeye odaklandığını belirtiyor. Bu tür çabalar, son yıllarda yaşanan siyasi krizlere rağmen birliğini korumayı başaran ordunun iç yapısını zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz.
Siyasi kaynaklar, orduda bir bölünme riski bulunduğunu ve bunun önlenmesi için siyasi otoritenin erken müdahalesinin gerekli olduğunu vurguluyor. Kaynaklar, ordunun mezhepsel ve toplumsal çeşitliliğine dikkat çekerek soruyor:
“Bir asker, silahını kendi ailesi veya arkadaşının önünde nasıl kullanabilir? Ve bir Arsalli, topraklarını koruyan birine nasıl karşı koyabilir?”
Ordunun halkla çatışması, kaynaklara göre “ne yakın ne de olası.”
Bazı siyasi çevreler ise, ordunun siyasi baskı altında kalmasının, ordu ile direniş veya destekçileri arasında doğrudan çatışmaya yol açabileceğinden endişe ediyor. Bu çevrelere göre, silah kontrolü talebi söylemde geniş destek bulabilir; ancak sahada uygulanması belirli ön koşullara bağlı:
İsrail’in işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmesi
Devam eden saldırıların durdurulması
Mahkumların serbest bırakılması
Aksi hâlde, çoğu güç, hatta silah münhasırlığını savunanlar bile, Tel Aviv’in kararını uygularsa kendilerini direniş pozisyonuna daha yakın bulacak. Birçok kişi bunu, “Lübnan’a ve askeri yapılanmaya büyük bir teslimiyet ve taviz” olarak değerlendiriyor.
Şii ikilinin duruşu
Şii ikiliye yakın kaynaklar, el-Ahbar’a orduyu direnişle doğrudan karşı karşıya getirecek herhangi bir senaryonun kabul edilemez olduğunu vurguladı. Böyle bir çatışmanın gerçekleşmesi mümkün değil; çünkü ikili için askeri kurum, iç savaşa sürüklenmemesi gereken ulusal bir denge unsurunu temsil ediyor. Orduyu çatışmaya çekmek, geriye kalan son birleştirici devlet kurumuna saldırmak anlamına gelir.
Kaynaklar, direnişin “bazılarının istediği gibi ortadan kaldırılmasının” kabul edilemez olduğunu ve kimsenin rolünü baltalamasına izin vermeyeceklerini belirtti. Hizbullah ve Emel Hareketi’nin halk, siyasi otorite veya askeri yapı ile çatışmayı reddettiği vurgulandı.
Hizbullah, silah meselesinde “ele alınabilecek önlemler” konusunda diyaloğu birincil yol olarak önermeye devam ediyor. Gözlemciler, bazı siyasi güçlerin söylemlerindeki tırmanışın, Eylül ayında yapılacak oturum öncesinde sakinleşmeyi gerektirdiğine inanıyor. Parti, “işler kontrolden çıkmadan önce” iç tartışmaya açık olduğunu vurguluyor ve ordunun dış denklemleri dayatmasına güvenmenin kaybedilmiş bir bahis olduğunu hatırlatıyor.
Aynı bağlamda, Ordu Komutanı Orgeneral Rudolf Heykel, Yarze’de düzenlenen olağanüstü toplantıda, “Ordunun çeşitli düzeylerde önemli sorumluluklar üstlendiği ve hassas görevler yüklendiği kritik bir aşamaya girdiğini” belirtti. Heykel, “Sivil barış ve iç istikrarı gözeterek görevimizin başarısı için gerekli adımları atacağız” ifadelerini kullandı.
Toplantıda, “Ordunun kritik bir döneme girdiğini” anlatan Heykel, “Milli görevimiz uğruna büyük fedakârlıklar yaptık, şehitler verdik ve hiçbir şey bizi çeşitli bölgelerde ve sınırlarımızda sorumluluklarımızı yerine getirmekten alıkoyamayacak” dedi.
Çeviri: YDH