❝Peki 25 Mayıs, yani Direniş ve Kurtuluş Günü'nü diğer bayramlardan ayıran nedir? Bu günü özel kılmak adına neden bunca çaba sarf ediliyor?❞
Esma İsmail
YDH- El-Ahbar yazarı Esma İsmail, İsrail’in 2000 yılında Güney Lübnan’dan çekilmesiyle simgeleşen “Direniş ve Kurtuluş Günü”nün yalnızca geçmişte kalmış bir zafer değil, bugün hâlâ süren işgal ve çatışma gerçekliği içinde yaşayan bir direniş iradesini temsil ettiğini vurguluyor. İsmail, işgalin kaçınılmaz bir kader olarak değil, sürekli mücadeleyle geri püskürtülebilecek geçici bir durum olarak görülmesi gerektiğini belirtiyor.
✱✱✱
Kurtuluştan yirmi altı yıl sonra İsrail, Güney topraklarına geri döndü. Saldırısını meşrulaştırmak için ne bir bahaneye, ne altı füzeye ne de destekleyici bir savaşa gereksinim duydu. 25 Mayıs 2000’de direnişin ateşi karşısında geri çekilen işgal güçleri, yirmi altı yıl boyunca bölgeye dönmeyi ancak caydırıcı güç dengesi yüzünden düşünebilmişti. Lübnan’daki ve bölgedeki güç dengeleri değişince, Güney’i ve ülkeyi yeniden acılara, yaralara boğmak adına geri döndüler; 25 Mayıs’ı diğerlerinden farklı kılan da tam olarak buydu. Geriye yıkılmış köyler, bir kez daha ihlal edilen özgür topraklar, yerinden edilmiş insanlar ve ürünleri tarlada çürümeye terk edilmiş bir mahrumiyet manzarası bıraktılar.
Çeyrek asır boyunca Lübnanlılar, özellikle de güneyliler, her yıl bu günlerde İsrail işgalinin direniş darbeleriyle mağlup edildiği o kurtuluş gününün görüntülerini hafızalarında tazelerlerdi. O gün, yıllarca Güney’in kaçınılmaz kaderi gibi dayatılan "güvenlik bölgesi" çökmüştü. İşgalin kalesi ve milislerinin merkezi olan Khiam gözaltı kampı düşmüş; herhangi bir anlaşma veya taahhüt olmaksızın, yirmi iki yıl işgal altında kalan topraklar özgürlüğüne kavuşmuştu. Peki, bugün Güney böylesine büyük bir savaş, yıkım ve göç gerçeğiyle boğuşurken, direnişin ve kurtuluşun yıl dönümünü nasıl idrak edebiliriz?
Bu soru gayet meşrudur; asla yersiz değildir ve direnişin ruhunu kavramış olanlar için, direniş karşıtı bir tavrın ürünü de sayılamaz. Aksine bu soru; manzaranın acımasızlığından, yerle bir olan binalardan, kapısına kilit vurulmuş dükkanlardan, haritadan silinen güney beldelerinden ve yolun ortasında açılan o devasa çukurlardan doğmuştur. Yaralıların her gün üzerinden geçmek zorunda kaldığı, geçtikçe kanayan bir hatıradır bu.
Ulusal bayramlar genellikle devletin kuruluşu, bir rejimin devrilmesi, önemli bir liderin vefatı veya halk devriminin zaferi gibi dönüm noktalarıyla özdeşleştirilir. Peki 25 Mayıs, yani Direniş ve Kurtuluş Günü'nü diğer bayramlardan ayıran nedir? Bu günü özel kılmak adına neden bunca çaba sarf ediliyor? Bu, bir ülkenin kurtuluş bayramının meşruiyetini toplumun diğer kesimlerine kabul ettirme çabası mı? Yoksa kutlamanın ötesine geçen, çok daha derin anlamlar barındıran ve mutlaka yaşatılması gereken acil bir ödev mi?
25 Mayıs’ın önemi, "yenilmez işgal" algısını yerle bir etmesinden; gerek Lübnan nezdinde Güney'e, gerekse dünya genelinde sınırlara ve çatışma gerçekliğine dair yepyeni bir farkındalık oluşturmasından gelir. 2000 yılı öncesinde işgal, çözümsüz bir ikilem ve değişmez bir kader olarak dayatılıyordu. Oysa kurtuluş, Güney'in imajını "işgal zulmüne terk edilmiş bir coğrafya" olmaktan çıkarıp "geri kazanılabilir ve savunulabilir" bir gerçeğe dönüştürdü; İsrail'in geri çekilmesinin sadece uzlaşı masalarında değil, güç kullanımıyla da hayata geçirilebileceğini kanıtladı.
Bu nedenledir ki 25 Mayıs; tarihe hapsolmuş bir anma günü, konjonktüre göre anlamı değişen sıradan bir olay ya da Başbakan Nevaf Selam'ın ifadesiyle "yerinden edilmişlerle dayanışma" mesajına indirgenmiş resmi bir bildiri değildir. Direniş ve Kurtuluş Günü, nezaket ziyaretlerine vesile teşkil eden bir gün değil, bizzat direniş eyleminin kutlandığı bir gündür.
Bu eylem bugün Kuzah, Beyyada, Rebaa Selasin, Haddese, Zevtar ve cephe hattındaki diğer tüm köylerde en görkemli tezahürleriyle yaşamaktadır. 25 Mayıs; annelerin, evlatlarını zafer uğruna kurban ederken içlerindeki közü yüreklerinde taşıdıkları; yerinden edilenlerin, tüm yıkıma rağmen "Ahdimize sadığız... kurtuluşa kadar" diye haykırdıkları gündür.
Tarih ve coğrafya içinde geçici bir an değil, aksine zorluklar ve zaferlerle örülü uzun bir süreç olan kurtuluş, meşruiyetini ve anlamını hiçbir dönem yitirmemiştir. Bu sebeple Direniş Günü'nü anmak, savaşa karşı bir tutum değil; çok daha acil, özgün ve gerekli bir eylemdir. Zira bu gün; sabit bir coğrafyaya veya nihai bir zafer imgesine değil, bizzat direniş eylemine; yani İsrail'in Arap topraklarından herhangi bir "müzakere" veya anlaşma olmaksızın, zorla çekilmesini sağlayan o iradeye bağlıdır.
Bu bağlamda kurtuluş, çatışmanın nihai sonucu değil, yalnızca bir aşamasıdır. Direnişin gücü, yalnızca özgürleştirilen topraklarla değil; işgali statik bir gerçeklik veya kaçınılmaz bir kader olarak değil, sürekli bir mücadele konusu olarak diri tutma kabiliyetiyle ölçülür.
Dolayısıyla 2000 yılında geri kazanılan toprak, hafızasız bir toprak değildir; bazı kısımlarının yeniden işgal edilmesi, sahiplerinin orayı terk ettiği veya üzerindeki haklarından vazgeçtiği anlamına asla gelmez.
Cezayir'den Vietnam'a ve Filistin'e kadar işgale karşı verilen mücadelelerin tarihi, dümdüz bir zafer çizgisi değil; uzun süren ilerleyişlerin, geri çekilişlerin ve işgali sürekli bir çatışma zemininde tutan açık savaşların tarihidir. Bu durum, direnişin özünde geçici bir olay olmadığını; aksine, işgalin kalıcı ve kabullenilmiş bir gerçekliğe dönüşmesini engelleyen daimi bir kapasite olduğunu kanıtlar.
Uluslararası hukuk halkların işgale direnme hakkını tanırken; sınırlarını koruyamayan, vatandaşlarını köylerine geri döndüremeyen, saldırı ve cinayetleri engelleyemeyen bir devlet yapısı karşısında, direnişin meşruiyeti ve silah kullanımı üzerine yapılan tartışmalar giderek karmaşık bir hal alıyor. Burada direniş, yalnızca bir söylem veya güç gösterisi değil; bizzat işgale ve ona karşı sergilenen kronik yetersizliğe verilmiş bir yanıttır. Bu yetersizlik, direnişi; toprakları kirletilen, hayatları her gün altüst edilen insanların varlığıyla çok daha derinden ve sarsılmaz bir şekilde kenetliyor.
İşte onlar, "en onurlu" kalanlar; evleri direnişin en büyük güç ve destek kaynağı olmaya devam eden insanlardır. Onlar, 25 Mayıs 2000'de mahallelerine geri dönen, evlerini yeniden inşa eden ve şehitlerinin portrelerini köylerinin sınırlarına birer nişan gibi asanlardır. Sadece onlar Filistin'e her gün biraz daha yaklaşıyor. Acılarına rağmen kurtuluşun, gecikse dahi gerçekleşecek gerçek bir vaat olduğuna inanmaya devam ediyorlar.
Çeviri: YDH