Amerikan halkını ancak kendi kanı uyandırabilir

img
Amerikan halkını ancak kendi kanı uyandırabilir YDH

❝Eğer Beyaz Saray’ın başında bir psikopat varsa ve biz milyonların sokağa döküldüğünü görmüyorsak; o halde ordunun yeniden zorunlu askerlerden oluşması gerektiğine inanıyorum.❞




Dave Lindorff

YDH- Amerikalı araştırmacı gazeteci Dave Lindorff, ABD’nin mevcut askeri politikalarını ve Amerikan toplumunun savaş karşısındaki kayıtsızlığını eleştirdiği makalede, Amerikan halkının konfor alanından çıkması ve hükümetin savaş suçlarına ortak olmaktan kurtulması için savaşın bedelinin her eve ateş düşürecek kadar somutlaşması gerektiğini savunuyor.

Philadelphia’nın hemen kuzeyindeki bir banliyöde, mahallemizdeki kooperatifte kahvemi içmiş eve dönüyordum. Yol üstündeki 7-Eleven istasyonunun önünden geçtim. Şimdilerde bir Japon devine ait olan bu zincir, aslında Amerika’nın en büyük akaryakıt devlerinden biri.

İster istemez zihnim bu yüzyılın başlarına gitti. Venezuela’nın başında, halkın sevgilisi, radikal solcu lider Hugo Chavez vardı. Venezuela ordusunda yetişmiş, cevval ve karizmatik bir eski subaydı; girdiği dört seçimi de kazanarak ülkeyi yönetmişti.

O yıllarda bazı Amerikalılar, bu zincirin pompalarından benzin almayı reddediyordu; çünkü 7-Eleven, çoğunluk hissesi Venezuela’ya ait olan Citgo’dan yakıt tedarik ediyordu. Benim gibi diğer bir grup ise, yolun karşısındaki istasyon daha ucuz olsa bile inadına sadece 7-Eleven’dan depo dolduruyorduk.

Her iki grubun bu kararı almasının tek bir sebebi vardı: Chavez. Petrol şirketlerini millileştiren bu solcu milliyetçi, 2002 yılında ABD destekli kısa ömürlü bir darbeyle esir alınmıştı. 2006’da ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kürsüye çıkıp, eski başkan ve eski CIA direktörü oğul George W. Bush’u şu sözlerle hedef almıştı:

“Dün iblis tam buraya geldi. Tam buraya. Şu an önünde durduğum bu masa, bugün hâlâ kükürt kokuyor.”

Ardından ellerini dua eder gibi birleştirip istavroz çıkararak tavana bakmıştı.

Chavez’in Bush’u kınamak için haklı sebepleri vardı. Zira 2002’de CIA ve ABD hükümetinin tezgahladığı darbede bir askeri üste tutsak edilmiş; ancak sıradan Venezuelalıların ve erlerin kendiliğinden sokaklara dökülüp saraya yürümesiyle özgürlüğüne kavuşabilmişti.

O dönemde hem sağcı Cumhuriyetçiler hem de benim gibi solcular, görüşlerini cüzdanlarıyla, harcama tercihleriyle dile getiriyordu.

Bu anıyı hatırlamamın sebebi şu: O zamanlar en azından Amerikalılar, hükümetin dünyanın öbür ucunda bizim adımıza ne haltlar karıştırdığını takip ediyordu. Şimdilerde ise kimseden ses çıkmıyor.

Bugün Amerikan hava filosunun tam yarısı ve donanmanın mevcut gücünün yüzde 41'i, ABD ve müttefiki İsrail’in füzelerle, bombalarla vurduğu İran ve çevresine yığılmış durumda.

Sırf bu harekâtta kullanılan B-52 bombardıman uçaklarından bir tanesinin, 92 milyonluk bu ülkeye bıraktığı patlayıcı miktarı; muhtemelen 11 yıl süren Amerikan Devrim Savaşı’nın tamamında her iki tarafın kullandığı toplam mühimmattan daha fazladır.

Gelgelelim nereye gitsem -marketten postaneye, yapı marketten bizim kooperatife kadar- ABD’nin İran’la savaşta olduğuna dair en ufak bir emare yok.

Hatta bu savaşın bizzat ABD ve İsrail tarafından başlatıldığının farkında olan bile az. (Ki İsrail, ABD’den her yıl aldığı 4 milyar dolarlık bedava silahla Pentagon’un bir şubesi, adeta oradaki bir ek bina gibidir).

Sokaklarda, reyon aralarında çıt çıkmıyor. İçinden geçtiğim mahallelerde her şey o kadar normal görünüyor ki; ne savaşı kınayan ne de barış isteyen tek bir tabela var. Bu ürkütücü sessizlik, Irak ve Afganistan’da on yıl boyunca görmezden gelinen o kanlı savaşların ruh halini andırıyor.

Vietnam Savaşı böyle değildi. O zamanlar her aile, her topluluk bu savaşı iliklerine kadar hissediyordu. Özellikle 16 yaşında olduğum 1965 yılında zorunlu askerlik vardı. Cepheye giden gençlerin ve oradan ceset torbasıyla memleketin dört bir yanındaki köylere, kasabalara dönenlerin sayısı çığ gibi büyüyordu.

İster askere alınacak genç erkekler olsun, ister okul nedeniyle tecilli olanlar, ister onların aileleri, eşleri, sevgilileri... O savaş kimsenin aklından çıkmıyordu.

Nixon, bu zorunlu askerliğin popülaritesini nasıl yerle bir ettiğini gördü; bir yandan da azil ve hapis korkusuyla köşeye sıkışınca 1973’te sistemi sonlandırdı.

18 yaşına bastığım 1967’den beri askere gitmeyi, hatta “alternatif hizmeti” bile reddeden bir vicdani retçi olarak, o zamanlar bu karara tüm savaş karşıtları gibi ben de çok sevinmiştim. Ancak bugün, ABD’nin bizzat saldırgan olduğu bu çatışma karşısında halkın sergilediği bu uyuşukluğu görünce, duruşumu tekrar sorguluyorum.

Eğer Beyaz Saray’ın başında, savaşın ilk dakikalarında 7-12 yaş arası kız çocuklarının ve öğretmenlerinin olduğu bir ilkokulu füzeyle yerle bir edip 200 kişiyi öldüren, sonra da Başkomutan olarak bunun sorumluluğunu bile üstlenemeyen bir psikopat varsa ve biz milyonların sokağa döküldüğünü görmüyorsak; o halde ordunun yeniden zorunlu askerlerden oluşması gerektiğine inanıyorum.

Her Amerikan ailesinin, çocuklarının can sağlığı için Amerikan dış politikasında bizzat "hissesi" olmalı. Yılda bir trilyon doları yutan askeri bütçenin, sosyal harcamalar üzerindeki o devasa etkisini ancak bu şekilde içlerinde hissederler.

Trump yönetimi zorunlu askerlik ihtimalini masadan kaldırmıyor, mevcut gönüllü askerleri İran’a göndermekten de geri durmuyor. Eski Trump destekçisi Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin kopardığı yaygaraya bakın:

"Oğlumu hayatta vermem! Ancak cesedimi çiğneyip geçerseniz olur!!!"

İşte zorunlu askerlik gelse, ülkedeki çoğu anne ve baba tam olarak bunu söyleyecek.

Amerikalıları, Trump’ın İran’a karşı başlattığı bu hukuksuz saldırı savaşına karşı öfkelendiren tek şey "petrol fiyatlarının artması" olduğu sürece; savaşın bedelinin parayla değil, kanla ödendiğini onlara hatırlatmamız şart.

Bunu da ancak genel bir zorunlu askerlik sistemi başarabilir.

Çeviri: YDH