İsrail medyası rejimin Lübnan'daki zafer anlatısıyla alay etti

img
İsrail medyası rejimin Lübnan'daki zafer anlatısıyla alay etti YDH

Yediot Ahronot gazetesi, rejimin Lübnan'da Hizbullah'la hiçbir ilgisi olmayan bir mevziyi ele geçirmesini zafer hikayesi olarak anlatmasına tepki gösterdi.




Nahum Barnea

YDH- İsrail'in önde gelen gazetesi Yediot Ahronot'tan Nahum Barnea, İsrail'in Lübnan'a yönelik işgal doktrininin tarihsel döngüselliğini incelediği analizinde, "zorla çözülemeyen bir sorunu daha fazla zor kullanarak çözme" refleksinin, işgal varlığını aslında sonu gelmez bir bataklığa (18 yıllık kanlı bir döngüye) nasıl sürüklediğini tarihsel bir projeksiyonla (1948, 1956, 1982 referanslarıyla) inceliyor.

İsrailli analist, rejimin sınırdan birkaç kilometre içerideki Şakif kalesini ele geçirmesini zafer hikayesi olarak anlatmasına tepki gösterdiği analizinde şunları yazdı:

✱✱✱


Kuzeydeki durum artık dayanılmaz bir boyuta ulaştı. Dayanılmaz; çünkü bir milyon İsrail vatandaşı canlarına, geçim kaynaklarına ve refahlarına yönelen somut bir tehdidin gölgesinde yaşıyor.

Dayanılmaz; çünkü devlet, güvenliklerini önceden garanti altına almadan, tasarlanmış bir askeri hamleyle onları bu cenderenin içine attı. Dayanılmaz; çünkü İsrail ordusunun şu sıralar Güney Lübnan'da yürüttüğü operasyonlar, kuzeydeki tehlike ve kaygı seviyesini bir milim bile aşağı çekmiyor.

Dayanılmaz; çünkü ters tepen bir askeri hamlenin bedeliyle yüzleşmek yerine, kendi kendimizi masallarla uyutuyoruz.

Gazete manşetleri durumu, "Litani'yi geçtik. Beaufort'u aldık. Aferin bize!" nidalarıyla duyurdu. Oysa biz Litani'yi geçip Şakif Kalesini 1982'de ele geçirmiştik. Şakif Kalesi'nin alınması, Golani Keşif Birliği komutanı Binbaşı Goni Harnik'in ölümüyle İsrail'in toplumsal hafızasına bir trajedi olarak kazınmış; Başbakan Menachem Begin'in o bölgeyi ziyaret etmesinin ardından ise tam bir komediye dönüşmüştü.

Begin o ziyarette gayet manidar bir tavırla, "Makineli tüfekleri var mıydı?" diye sormuştu. Makineli tüfekler mi? Etraftaki askerler gülmemek için kendilerini zor tutarken, fotoğrafçı o tarihi kareyi çoktan ölümsüzleştirmişti.

Muhtemelen Netanyahu ve Katz da Şakif Kalesi'ne gidecek ve etrafı İHA savar ağlarla örülü o alanda boy gösterip fotoğraf çektirecekler. Netanyahu, "Lübnan'daki varlığımızı daha da genişletip derinleştireceğiz," diye vaatlerde bulunacak. Biz zaten o yollardan geçmiştik.

"Giv'at Halfon Cevap Vermiyor" filmindeki o zekice kurgulanmış sahnelerden birinde, Shayka Levi'nin canlandırdığı Victor Hasson karakteri tugay komutanının karşısına dikilir. Komutan, "Mısırlılar gelirse ne yapacaksınız?" diye sorar. Hasson, "56'da ne yaptıysak onu," diye yanıtlar. Komutan üsteleyip "56'da ne yaptınız ki?" dediğinde, Hasson "48'de ne yaptıysak onu," karşılığını verir. Komutan bu kez "Peki 48'de ne yaptınız?" diye sorduğunda ise Hasson, "Aradan 30 yıl geçmiş, açın da kendiniz hatırlayın," diyerek bu sorguyu kestirip atar.

İşte bugün Lübnan'da, tam olarak 1982'de yaptığımız şeyi yapıyoruz. Zorla olmayan iş, daha fazla zorla olur; bu savaşın temel doktrinidir. Bu yaklaşım bazen işe yarar, bazen yaramaz; bazen de işe yaramadığını idrak edebilmemiz için boşa harcanmış, kanlı bir 18 yılın geçmesi gerekir.

İsrail ordusunun Lübnan'a yönelik taarruzu konusunda neredeyse tam bir fikir birliğine varılmış durumda. Bu saldırıyı yalnızca hükümet ve üst düzey komuta kademesi değil; muhalefet cephesinin başbakan adayları Bennett ve Eisenkot da destekliyor.

Her gün yaptıkları paylaşımlarla hükümeti yeterince ileri gitmemekle suçluyorlar. Onların gözünde hükümet fazla ürkek davranıyor ve Amerikan baskılarına gereğinden fazla boyun eğiyor. Orduya tam inisiyatif verilmesi gerektiğini dile getiriyorlar. Hatta durmadan kuzeye, Beyrut'a kadar ilerlenmesi gerektiğini savunuyorlar.

Bu düşüncelerinde yalnız da değiller: Toplum olarak etrafında toplandığımız milli kamp ateşimiz Kanal 12 de Beyrut'un küle dönmesini arzuluyor. Kiryat Şmona'dan alevlerin yükseldiği ama Beyrut'tan dumanların tütmediği bir gün, onlar için ulusal onura edilmiş bir hakaret ve tam bir yenilgi günüdür.

Ne var ki ben, bu vatansever coşkunun sadece stratejik seçeneklerin derinlemesine analiz edilmesinden kaynaklandığına pek emin değilim.

Bennett ve Eisenkot'un, sırf belli bir seçmen kitlesinin duymak istediği şeylerin bunlar olduğunu düşündükleri için savaşın uzatılması yönünde baskı yapıyor olma ihtimalleri asla göz ardı edilemez.

Hatta düpedüz korkuyor olmaları da kuvvetle muhtemel: Lübnan saldırısını eleştiren tek bir söz dahi etseler, anında hain, korkak veya çok daha kötüsü, "solcu" olarak damgalanacaklarını çok iyi biliyorlar. Televizyon ekranlarından yansıyan mesaj da bundan farksız. Ortada tek bir kamp ateşi var ve herkes sadece onun ışığında ısınmanın peşinde.

Aslında Şakif kalesi sadece bir metafordur. Ali Tahir sırtlarına inşa edilmiş olan bu Haçlı kalesi, ne bir Masada ne de bir Iwo Jima'dır. Tüm bu dağ sırtı, el-Celie Parmakları adı verilen bölgedeki yerleşim yerlerine tepeden baktığı için belli bir askeri öneme sahiptir. Evet, bu durum 1982'de doğruydu; ancak 2026'da çok daha az bir anlam ifade ediyor.

Artık her türlü insansız hava aracı, dağın tepesindeki bir gözlemcinin yönlendirmesine ihtiyaç duymadan da hedefine rahatlıkla ulaşabiliyor. İsimler ve semboller hep aynı kalsa da, bunların yeri savaş meydanları değil, pazarlama dünyasıdır.

Lübnan taarruzunun asıl planı, ne Şakif Kalesi'ni ne de Litani hedeflerini içeriyordu. Ordu, insansız hava araçlarıyla baş etmenin getirdiği çaresizlik ve yoğun kamuoyu baskısı yüzünden o noktaya sürüklendi.

Lübnan'da daha fazla toprak işgal etmenin İHA tehlikesine nasıl bir çözüm sunacağını anlamak gerçekten güç; zira bu hamlenin uzun soluklu ve bol kayıplı bir bataklığa dönüşeceği gün gibi ortada.

Lübnan'da işgal edilen toprakları, gelecekteki müzakereler için elde tutulan geçici ve kullanışlı bir takas malzemesi olarak gören Bennett, İsrail başbakanları için ele geçirilmiş bir toprağı geri vermenin ne denli zor olduğunu unutuyor.

Eskiden olsa ordu, savaşın bu denli genişlemesini, yedek askerlerin omuzlarına binen o akıl almaz yük ve cephedeki birliklerin aşınan savaş kabiliyeti üzerinden mantıklı bir şekilde tartabilirdi. Ancak bugün böyle bir açıklama yapmaya kalkmak, Genelkurmay Başkanı'nı internette sanal bir kurşuna dizilme tehlikesiyle baş başa bırakır. Savaşlar fazlasıyla ciddi meselelerdir; böylesine toksik bir linç makinesinin insafına terk edilmemelidir.


Çeviri: YDH