"Lübnan'daki direnişin kendisini yalnızca yerel bir güçle sınırlandırmasını isteyenler dahi, İsrail'e karşı verilen mücadelenin belirli bir coğrafyaya veya dar bir siyasi çerçeveye sığdırılamayacak bir kimliğe sahip olduğunu idrak edemiyor."
İbrahim Emin
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Lübnan ve bölgedeki mevcut çatışma sürecinin geçici bir safhadan ibaret olduğunu belirterek direnişin sınırlandırılamayacak bölgesel bir kimliğe sahip olduğunu vurguluyor. Ülkenin iç savaşa ve dış şantajlara teslim olmasını engellemek adına mevcut siyasi otoritenin meşruiyetinin sorgulanması ve kapsamlı bir kabine revizyonuyla ulusal birlik hükümetinin kurulması gerektiğini kaydeden Emin'e göre, bu kapsamda erken genel seçimler, ordunun güçlendirilmesi ve vesayet odaklarından uzak, dengeli bir dış politika izlenmesi gibi köklü yapısal reformlar acil adımlar olarak öne çıkıyor.
Savaş henüz bitmedi. Yeryüzünde aklı başında hiç kimse, tüm nedenleri, hedefleri ve sonuçlarıyla bu denli büyük bir savaşı sonlandırmaya bir mutabakat zaptının yeteceğini düşünmez.
Yaşananlar; olağanüstü bir çaba, sabır, fedakarlık ve özveri gerektiren, son derece sert ve çetin bir çatışma safhasından ibaret.
Diğer taraftan bu süreç; hilenin, sinsiliğin ve ihanetin ulaştığı devasa boyutları da gözler önüne serdi. Her cephede toprağını, halkının onurunu ve şerefini korumak için direnenler olduğu gibi, kendilerini savunmaktan aciz, ellerindeki imkanları koruma bahanesiyle sahip oldukları her şeyi satmaya dünden razı soysuz odaklar da vardı.
Bölgedeki pek çok kesimin durumu da bundan farklı değil: Ellerindeki her şeyi kaybedene dek Amerikan himayesine sığınmaktan vazgeçmeyecek Körfez rejimlerinden, kendi halklarının ve evlatlarının kanına bulanmış olsa dahi iktidar ve para hırsıyla yanıp tutuşan siyasetçilerin yönettiği diğer rejimlere kadar manzara hep aynı.
Bu savaşta beklenmedik hiçbir şey yaşanmadı. İsrail gibi bir düşmanla girilen savaşın tek bir halkla, devletle veya cepheyle sınırlı kalacağını düşünenler büyük bir yanılgı içindeydi; nitekim bu son safha, söz konusu yanılgının boyutunu açıkça gösterdi.
Lübnan'daki direnişin kendisini yalnızca yerel bir güçle sınırlandırmasını isteyenler dahi, İsrail'e karşı verilen mücadelenin belirli bir coğrafyaya veya dar bir siyasi çerçeveye sığdırılamayacak bir kimliğe sahip olduğunu idrak edemiyor.
Görevini sadece şuradaki bir köyü ya da buradaki bir tepeyi savunmaktan ibaret gören bir direnişin kalıcı olması mümkün değil. Direnişin varlık amacının İsrail'i ortadan kaldırmak olduğunu bilmeyenlerin, ödenen bu ağır bedellerin anlamını kavraması da imkansız.
Dolayısıyla bu raundun asıl kazananı; meydanları terk etmeyen, silahı elinden bırakmayan ve işgal altındaki her halk gibi direnişin farklı biçimler alabilecek yeni bir safhasına hazırlanan Filistin halkı oldu. Bu mücadelenin de kuşkusuz ağır bedelleri ve maliyetleri olacak; ancak günün sonunda hakkı geri almanın ve özgürlüğü söküp koparmanın başka hiçbir yolu bulunmuyor.
Her cephenin kendine has özellikleri var, Lübnan'ınki ise çok daha belirgin. Direniş karşıtlarının bir türlü kavrayamadığı ve kavramak da istemedikleri gerçek bu.
Bunun sebebi sadece araştırma konusundaki tembellikleri değil, zihinlerine ve kalplerine kök salmış olan "beyaz adama" karşı duydukları aşağılık kompleksidir.
Mademki işler bu şekilde ilerliyor, direniş yanlıları ülkenin infilak etmesini önlemek adına, bu kesimleri herkesin durması gereken ortak zemine zorla çekmek için somut adımlar atmak zorunda kalıyor.
Tarih bize her zaman, bazı insanların istemeseler dahi cennete zincirlerle sürükleneceğini öğretir.
Bu çerçevede, abartıya ve fevriliğe kaçmadan, gerilimden ve hatalı hesaplardan uzak durarak şunları söylemek mümkün:
Birincisi: Mevcut iktidarın meşruiyetini sorgulamak artık ulusal bir görev haline geldi. Bu durum yalnızca şehitlere vefa borcu ödemek, elde edilen kazanımları korumak ve kurtuluş mücadelesini tamamlamak için değil; sırf yaşananlar kendi keyiflerine uymuyor diye ülkeyi daha derin bir çöküşe sürükleyen yetkilileri kendi hallerine bırakmanın artık kabul edilemez olmasından kaynaklanıyor.
İkincisi: Hükümeti farklı mezheplerden sızmış yozlaşmış tortulardan arındırmanın ötesinde, Bakanlar Kurulunu tüm dosyaların -başta İsrail ile müzakereler olmak üzere- görüşüldüğü gerçek bir karar mercii haline getirecek, dengeyi yeniden kuracak kapsamlı bir kabine revizyonuna ihtiyaç var. Bu da müzakereler veya direniş konusundaki duruşlarına bakılmaksızın, sokakta gerçek karşılığı olan tüm kesimleri kapsayacak bir ulusal birlik hükümetinin kararlılıkla kurulmasını gerektiriyor.
Üçüncüsü: İktidarın direniş ve tabanı aleyhine aldığı tüm felaket getiren kararlardan geri adım atmasını sağlamak, direnişin toplumsal ve ekonomik yapısını hedef alan adımları engellemek ve insanların evlerine tam bir vakarla dönebilmesini güvence altına alacak mekanizmalar doğrultusunda yeniden imar fonlarının ulaştırılmasını kolaylaştırmak şart.
Dördüncüsü: Erken parlamento seçimleri çağrısında bulunulması ve Meclis'in görev süresini uzatan kararın iptal edilmesi gerekir. Böylece tüm yönetim organlarının halk nezdindeki meşruiyeti yeniden tesis edilebilir; yürütme gücünün, toplumun geniş bir kesimine beslediği kinle gözü kör olmuş bir cahiller güruhu tarafından tekelleştirilmesi önlenebilir. Ayrıca, daha adil bir temsiliyet sağlamak adına seçim yasasında yapılması elzem reformlar ele alınmalı, bunların başında da seçmen yaşının 18'e düşürülmesi gelmelidir.
Beşincisi: Hükümetin bütçe açığı bahanesiyle yürüttüğü "dilencilik" siyasetine son verecek ve orduya yeterli mali kaynağı sağlayacak acil bir güçlendirme süreci başlatılmalıdır. Eğer Lübnanlılar ordunun bu yapının birliğini koruyan son kale olduğuna gerçekten inanıyorsa, bu adım hayati bir önem taşır.
Altıncısı: Yalnızca Suriye, İran ve Irak gibi temel bölge ülkeleriyle ilişkileri yeniden düzenlemekle kalmayıp, ABD, Avrupa ve Suudi Arabistan ile ilişkileri de en başta Amerikan-Suudi vesayetinin sınırları dışındaki her şeye hayranlık duyma eğiliminden uzaklaşarak yeniden şekillendirecek dengeli bir dış politikaya yönelmek gerekir. Kendini nasıl koruyacağını dahi bilmeyen doymuş bir güruhun sofrasına birkaç kutu şeftali ulaşacak diye şakşakçılık yapmaktan vazgeçilmelidir.
Aksi takdirde, yeniden gündelik kısır iç çekişmelere döneceğiz. Bu da başta İsrail olmak üzere, onun arkasındaki pek çok güç ve devlete Lübnan'ı yeniden bir iç savaşa sürükleme kapısını aralayacaktır. Bu odaklar, Lübnan halkını direnişten vazgeçmek ile ölümle yüzleşmek arasında bırakarak şantaj yapma fırsatı bulacaktır.
Bundan sonra bu tehlikeyi aşmanın tek yolu, iktidar sahiplerinin ve egemen güçlerin, bu bölgede asla kalıcı olamayacak bir yapıya karşı yürütülen savaşın ortaya çıkardığı verileri son derece gerçekçi bir yaklaşımla ele almasıdır.
Zira bu yapının bölgedeki varlığını sürdürdüğü her yıl, halklarımızın ömründen ve gelecek nesillerimizin yarınlarından çalınmaktadır.
Çeviri: YDH