Türkiye, İsrail konusunda daha fazla endişe içinde: İran’ın müttefiklerinin direnişi bizi koruyor!

img
Türkiye, İsrail konusunda daha fazla endişe içinde: İran’ın müttefiklerinin direnişi bizi koruyor! YDH

❝Lübnan direnişi artık İsrail'in sınırlarını genişletmesinin ve hem Suriye içlerinde hem de Türkiye sınır hattında Türk ordusuyla doğrudan bir çatışmaya girmesinin önündeki en büyük set olarak görülmeye başlandı.❞




Muhammed Nureddin

YDH- Lübnanlı akademisyen ve Türkiye uzmanı Prof. Muhammed Nureddin'in, el-Ahbar gazetesinde yer bulan analizi, 2023’ten itibaren Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri (Aksa Tufanı, Gazze savaşı, İsrail’in Lübnan/Suriye hamleleri, İran gerilimi) tek bir jeopolitik zincir gibi ele alıyor. Türkiye uzmanı Prof. Muhammed Nureddin, Türkiye’nin dış politikasını, güvenlik eksenli bir bölgesel denge oyunu olarak açıklayarak Türkiye’nin İsrail, İran ve ABD arasında sıkıştığı yeni bir bölgesel güç mücadelesi ve güvenlik denklemine girdiği tezini savunuyor.

✱✱✱


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında 23 Eylül 2023 tarihinde gerçekleşen görüşmeyle birlikte Türk-İsrail ilişkileri, yeni bir iş birliği ve koordinasyon aşamasının eşiğine gelmişti.

Ancak bu temastan yalnızca iki hafta sonra patlak veren Aksa Tufanı Operasyonu, Ankara ve Tel Aviv'de bakanların imzasını bekleyen tüm ortak projeleri sekteye uğrattı.

Türkiye, her ne kadar Gazze'deki savaş sürecinde İsrail ile diplomatik ve ekonomik bağlarını sürdürse de İsrail'in Gazze Şeridi'nde soykırıma varan eylemleri ve Ankara'nın bu vahşete yönelik sert kınamaları, ikili ilişkilerin normalleşmesinin önüne adeta bir set çekti.

İsrail'in 2024 sonbaharında Lübnan'a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatarak ülkenin belirli bölgelerini işgal etmesi ve eski Suriye rejiminin devrilmesinin ardından Suriye'de yeni topraklar ele geçirmesi ise Türkiye cephesinde alarm zillerinin çalmasına neden oldu.

Bu gelişmeler, Suriye ve Lübnan'dan sonra sıranın Türkiye'ye gelebileceği yönünde ciddi bir uyarı niteliği taşıyordu.

Nitekim, bilhassa Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yakın yetkililer ve analistler, Netanyahu'nun Türkiye topraklarının bir kısmını da içine alan bir "Büyük İsrail" kurma planını yüksek sesle tartışmaya başladılar.

Ne var ki iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) cephesinde hâkim olan görüş; bilhassa Tel Aviv'in ABD ve Batı'dan gördüğü sarsılmaz destek hesaba katıldığında, Türkiye'nin temkinli adımlar atması ve İsrail'in gücünü kışkırtmaktan kaçınması gerektiği yönündeydi.

Üstelik Ankara'nın dikkati, büyük ölçüde ABD Başkanı Donald Trump'ı hiçbir koşulda karşısına almamaya ve onunla kurulan dostluğu pekiştirmeye odaklanmıştı.

Zira bu denge politikası, hem Türkiye'yi İsrail'in olası maceralarından koruyacak hem de 2028 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Trump'ın Erdoğan'a yönelik desteğini güvence altına alacaktı.

Yaklaşan bu seçimler için mevcut Cumhurbaşkanının yeni bir dönem için daha aday olacağı, sadece birkaç gün önce AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik tarafından gayriresmî olarak duyurulmuştu.

Ne var ki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye'nin güvenliğinin Beyrut, Şam ve Halep'ten başladığı yönündeki son açıklaması; hem bu çıkışın zamanlaması ve altında yatan nedenler hem de Ankara'nın İsrail tehditlerini bertaraf etmek için hangi adımları atabileceği konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.

Ankara'nın bu tehditlere karşı koyma çabalarının bir boyutu da muhtemelen, Amerika ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları sırasında Tahran'a verdiği siyasi destekle şekilleniyor. Zira bu destek, İran'ın alacağı olası bir yenilginin İsrail'e bölgede Türkiye'nin nüfuzu pahasına alan açacağı varsayımına dayanıyor.

Bu nedenle, belirli sınırlar çerçevesinde kalsa da İslam Cumhuriyeti'nin yenilgiye uğramasını engellemek adına çaba göstermek, Türkiye'nin bölgede, bilhassa da Suriye ve Lübnan'daki "İsrail nüfuzuna" karşı koyma çıkarlarına doğrudan hizmet etti.

Dahası Ankara, 2024 sonbaharında Hizbullah liderlerine düzenlenen suikastlardan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmemiş olsa da bugün Lübnan'daki tabloyu çok daha farklı bir bakış açısıyla değerlendiriyor.

Yakın zamana kadar, bilhassa da bu yeni denklemin hamisi konumundaki ABD'nin iki aktör arasında bir çatışma istememesi sebebiyle, Suriye'deki çıkarların paylaşımı hususunda İsrail ile Türkiye arasında göreceli bir uzlaşı hâkimdi.

Dolayısıyla, Türkiye'nin nüfuz alanının kuzeyde Şam'dan Türkiye sınırına, İsrail'in nüfuz alanının ise Şam'ın güneyinden işgal altındaki Golan Tepeleri'ne kadar uzandığı zımnen kabul ediliyordu.

Ancak İran'a karşı yürütülen savaş ve buna paralel olarak Hizbullah'ın Koruyucu Kalkan Operasyonu ile gücünü yeniden toplaması, Türkiye'de bu konuya dair geçmişte hâkim olan fikirlerden çok daha farklı perspektiflerin doğmasına zemin hazırladı.

Eğer İsrail'in Ankara'ya yönelik artan sözlü tehditleri ve Tel Aviv'in "Büyük İsrail" projesine kucak açması Türkleri İran'a örtülü bir destek sunmaya yönelttiyse; bu risklerin devam ettiği mevcut tabloda yeni bir kanaat daha gün yüzüne çıktı.

Hizbullah'ın sahadaki rolüne geri dönmesi ve İsrail saldırganlığını caydırmadaki payı dikkate alındığında, bu yapının Lübnan'daki direncinin tamamen Türkiye'nin menfaatine olduğu anlaşıldı.

Aynı paralelde, Lübnan direnişi artık İsrail'in sınırlarını genişletmesinin ve hem Suriye içlerinde hem de Türkiye sınır hattında Türk ordusuyla doğrudan bir çatışmaya girmesinin önündeki en büyük set olarak görülmeye başlandı.

Bu dönemde Amerika'nın, Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye rejimini Hizbullah'ı ortadan kaldırması için Lübnan'a girmeye kışkırtması, İsrail ile Türkiye'yi karşı karşıya getirme tehlikesi barındırıyordu.

Eş-Şara'nın kelimenin tam anlamıyla düzenli bir ordusu bulunmadığı göz önüne alındığında bu senaryo sahada pek gerçekçi durmasa da yarattığı risk oldukça netti.

Bu nedenle Türkiye, bölgedeki çatışma haritasının yeniden çizilmesine veya Lübnan'ın, yalnızca İsrail'in menfaatine hizmet edecek yeni bir gerilim sarmalına sürüklenmesine kesin bir dille karşı çıkıyor.

Dolayısıyla, üzerinde büyük bir siyasi nüfuza sahip olan müttefiki Türkiye'nin böyle bir maceraya vize vermeme kararı sebebiyle, eş-Şara'nın Lübnan'a girmesi pek ihtimal dâhilinde görünmüyor.

Ankara'nın bu tutumu, Hizbullah'ın sahadaki direncini artık İsrail'e karşı "ilk savunma hattı" olarak görmesiyle giderek daha da pekişiyor.

Nitekim bu direnç, Hizbullah'ın sadece Lübnan'ın iç dinamiklerinden değil; bölgesel ve uluslararası denklemden de tamamen silinmesinin önündeki yegâne engel konumunda.

Bu tabloyu değerlendiren İran ve bölge meseleleri uzmanı, Yakın Doğu Haber haber sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu şu tespitte[1] bulunuyor:

"Türkiye, bir önceki Suriye rejiminin devrilmesinde rol oynayarak İsrail'in Suriye'deki hareket alanının genişlemesine zemin hazırladı. Bu durum, İsrail'in yayılmasına ve Suriye ordusunun askerî caydırıcılık kapasitesinin yok edilmesine olanak tanıdı."

Dursunoğlu ayrıca çarpıcı bir uyarıda bulunarak ekliyor: 

"Şu an İsrail’e Türkiye sınırına kadar karadan operasyonel düzeyde nüfuz edebilmesine sorun oluşturacak tek silah Lübnan’da patlıyor. O silah da susturulduğunda İsrail askeri cipini hiçbir güvenlik kaygısı olmadan Türkiye sınırında görebileceğiz."

Tüm bu gelişmeler; İsrail'in Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, İran ve Türkiye gibi ülkeleri içine alan ve kendisi için bir tehdit olarak algıladığı yeni bölgesel dinamiklerden duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiği bir zaman dilimine denk geliyor.

Bu bağlamda konuyu köşesine taşıyan Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül, "Bu ülkeler İsrail'in bölgedeki nüfuzunu kırmak için çaba harcıyor," diyerek şu ifadelere yer veriyor:

"Bölgede İsrail merkezli ilişkiler inşa etme dönemi artık sona erdi ve Amerika Birleşik Devletleri artık İsrail'i tek başına koruyamaz. ABD, bölgenin haritasını yeniden çizmek istiyorsa artık yalnızca İsrail'le değil; İran, Türkiye ve diğer bölge devletleriyle de iş birliği yapmak mecburiyetindedir."

Karagül sözlerini, "İsrail, tüm bölgesel güçler için tek ortak tehdittir. Bu tablo, en azından Türkiye, Suriye, Irak ve Lübnan arasında ortak bir savunma kalkanı kurulmasını zorunlu kılıyor," diyerek noktalıyor ve "bölge tarihinde artık yeni bir sayfanın açıldığını" vurguluyor.

 

 

[1] Alptekin Dursunoğlu, İsrail’in Türkiye ile sınır komşusu olmasının önündeki tek engel Hizbullah, Yakın Doğu Haber (YDH), 2026


Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel