"Fakat öngöremediğimiz husus, Doğu toplumlarının İsrail ile uzlaşma yarışında mevcut Arap bürokrasilerinden çok daha fütursuz ve işbirlikçi bir tavır takınacağıydı."
Sıdkı Asur
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Sıdkı Asur, Doğu coğrafyasında ulusal burjuvaziler ile mezhepçi yapılar arasındaki ideolojik uçurumu İsrail ile normalleşme süreçleri üzerinden analiz ediyor. Asur; Filistin ve Ürdün gibi toplumlarda çatışma dinamiklerinin ulusal kimlik sınırlarında kaldığını, Lübnan ve Suriye gibi yerlerde ise mezhepçi reflekslerin aşırı bir uzlaşmacılığı beslediğini belirtiyor. Anti-siyonist solun bu mezhepsel parçalanma karşısında laik ve birleştirici alternatif mekanizmalar kuramadığını anımsatan Asur, dış güçlerin bölgeyi mikro-kimliklere bölme stratejisine dikkat çekiyor.
Nasır Kandil bir keresinde, Suriyeli Dürzi heyetlerinin İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaretlerin Oslo Anlaşması’ndan daha vahim olmadığını öne sürmüştü.
Oysa bu yaklaşım, Filistinlilerin bir mezhep topluluğu olmadığı gerçeğini ıskalıyor. Lübnan’daki değişim yanlıları, Mısır’la yapılan Camp David ve Ürdün’le imzalanan Vadi Araba anlaşmalarını Lübnan’ın normalleşme süreci için birer emsal olarak diline dolasa da bu kıyaslamalarda mezhepsel dinamik bir kez daha perdeleniyor.
Eğri oturup doğru konuşalım; Hikmet el-Hicri, Nevaf Selam ya da Samir Caca; bir Enver Sedat, Kral Hüseyin veya Yasir Arafat değildir.
Ürdün Kralı da Mısır Cumhurbaşkanı da normalleşmeyi kanıksamış toplumlar yaratmadı; Arafat ise İsrail panzerlerinin kuşatması altında can verdi.
Kısacası ulusal burjuvazi, normalleşme meselesinde mezhepçi burjuvazinin tamamen mahrum olduğu asgari bir frenleme ve özeleştiri gücüne sahiptir.
İlk bakışta, özellikle 17 Ekim sonrası filizlenen "yeni yurtseverlik" ikliminde, Lübnanlı müzakerecinin seleflerinden ayrışan özgün karakterini ortaya koymak kolay değildir.
Lübnan kamuoyunun mevcut hükümetin rotasına verdiği destek, dışarıdan bakıldığında "yurtsever" veya "egemenlikçi" kaygılardan besleniyor gibi görünebilir.
Oysa Lübnan sahnesinde dönen tüm dolapların gerisindeki asıl harekete geçirici güç, mezhebin çıkarını ve etno-ulusal varlığını her şeyin üstünde tutma arzusudur.
Hizbullah’ın Şii muhalifleri bile örgütü İran güdümlü olmakla itham ederken, aslında onun kendi mezhebine yeterince sadakat göstermediğini itiraf etmektedir.
Bir süreliğine, Batı Şeria ve 1948 sınırları içindeki Filistinlilere karşı içimde bir kırgınlık taşımıştım; Gazze’yi yalnız bıraktıklarını, "hayata devam etmeyi" seçip suya sabuna dokunmadan yaşamayı yeğlediklerini düşünüyordum.
Gelgelelim Lübnan’daki son olaylar, bu duruşun kıymetini bana yeniden öğretti; söz gümüşse sükût gerçekten altınmış.
Elbette aralarında Hamas’ı eleştirenler var; ancak bu eleştiriler nihayetinde siyaset sahnesinde propaganda düzeyinde kalıyor, Lübnan’da şahit olduğumuz gibi toplumsal bünyeyi baştan ayağa zehirlemiyor.
Filistinliler, Hizbullah’la didişmeyi marazi bir saplantı haline getiren Lübnanlılar gibi bir Hamas’la didişme histerisine kapılmadı.
Filistin orta sınıfının sığlığına rağmen sığındığı o "yoga" dinginliği, Lübnan orta sınıfını esir alan o amansız "paranoya"dan çok daha katlanılabilirdir.
Bu derin ayrışmanın arkasında iki temel neden yatıyor: İlki, İsrail’in Filistin’deki direniş karşıtlarına büyük yatırımlar yapmamasıdır; zira Batı Şeria’yı yeniden boyunduruk altına almak için, Güney Lübnan’ı işgal harekatında can simidi gibi sarıldığı o propaganda aygıtına ve savaş medyasına ihtiyaç duymamaktadır.
İkincisi, Filistin ve Ürdün toplumları bilindik Doğu mezhepçiliğinin esiri değildir; buralardaki toplumsal kavgalar -tıpkı Mısır’daki gibi- askerler ile İslamcılar arasında ulusal ve dini kimliğin tanımı etrafında şekillenir.
Dolayısıyla bu toplumlarda, rasyonel ve stratejik aklın yerine "mezhep asabiyetini" ikame eden mezhepçi yapılarda gözlenen o marazi normalleşme dürtüsü bulunmaz.
Söz konusu mezhepçi yapılar ise sadece normalleşmekle yetinmez, adeta bir "hiper-normalleşme" (aşırı normalleşme) sarmalına kapılırlar. Çünkü onların antropolojik evreni; dokusu, anlatısı, helali ve haramıyla ulusal kimlik inşa etmiş topluluklardan tamamen farklıdır.
Lübnan mezheplerindeki normalleşme eğilimi, Suriye mezheplerindeki paralel akımlardan ayrı düşünülemez.
Bilakis Suriye tecrübesi, İsrail’i Şam’ı ya da Beyrut’u bombalamaya iştahlandıran unsurun direniş değil, bizzat bu mezhepsel parçalanma olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Buradaki asıl açmaz, Doğu'nun laik ve değişimci akımının, Suriye’de 2011’de patlak veren olayların başında "bireysel özgürlükleri" savunurken, 8 Aralık 2024 sonrasında aniden "mezheplerin özgürlüğü" savunuculuğuna savrulmasıdır.
Bunu da Irak ve Suriye’deki Baas rejimlerinin, iktidardaki de dahil olmak üzere tüm mezhepleri ezdiği ve kendilerini gerçekleştirmelerini engellediği teziyle gerekçelendiriyorlar.
Suriye ve Lübnan ayaklanmalarının ilk günlerinde Sykes-Picot’nun çizdiği sınırlara sadık kalıp bu yapıları yapay bölge devletleri olarak anmamak bir zorunlulukken, bugün İbrahim Anlaşmaları’nın doğurduğu mezhepçiliklere boyun eğmek ve bunların hamilerini ayrılıkçı diye nitelememek bir kural haline geldi.
Burada, din eleştirisinde mangalda kül bırakmayan ama konu coğrafyamızın mezhepsel teolojilerine gelince onları aslanlar gibi savunan Arap liberallerinden bahsediyorum.
Avrupa ve Amerika kıtalarında, demokratikleşme süreçleriyle eşzamanlı olarak, sömürge döneminde dışlanmış yerli halkların ulusal sınırlar dahilinde kendi kaderlerini tayin hakkına büyük bir ilgi gösterilmektedir.
Ancak böyle bir kıyaslama yapabilmek için; Suriyeli Dürzilerin Süveyda’da tıpkı Peru’daki İnkalar gibi piramit örmekte usta olduğunu, Alevilerin Amerika’daki Apaçiler gibi ok atıp ata bindiğini ve uzun pipolar tüttürdüğünü, Ortodoksların Kuzey Kutbu’ndaki Eskimolar gibi kalın kürklere bürünüp iglolarda yaşadığını, Sünnilerin ise el yapımı kanolarla balıkçılık yapan Endonezya kabilelerine benzediğini hayal etmemiz gerekir.
Bir başka deyişle, Baas sonrası Suriye’nin adeta bir "Avatar" film setine dönüştüğü şeklindeki bu gülünç maskaralığı sineye çekmemiz icap eder.
Doğu mezhepçiliği, Arap çoğunluğu inşa etme sorumluluğundan köşe bucak kaçarak bölgedeki tüm toplulukları Büyük İsrail tasavvurunun egemen olduğu bir coğrafyada uysal azınlıklara dönüştürmeyi arzuluyor.
Bu durum, "Hayfa’daki akrabalarını ziyaret etme" ya da "Mescid-i Aksa’da namaz kılma" hayalleri kuran Sünni kesimleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla bunlara karşı gevşek bir "mezhepsel diplomasi" yürütülmemelidir.
Tam da bu noktada anti-emperyalist Arap solunun yapısal krizine geri dönüyoruz. 2006 yılından bu yana, İslami direniş odaklarının İsrail karşısında hantal Arap ordularından çok daha kıvrak ve etkili bir manevra kabiliyetine sahip olduğunu savunageldik.
Fakat öngöremediğimiz husus, Doğu toplumlarının İsrail ile uzlaşma yarışında mevcut Arap bürokrasilerinden çok daha fütursuz ve işbirlikçi bir tavır takınacağıydı.
Bu kesimlerin gözünde kabahat, bir topluluğun normalleşmeye yeltenmesinde değil, direniş bayrağını açmasındadır. Onların "Şii toplumunu tek başına savaşmaya iten bu delilik de neyin nesi?" şeklindeki feryatları, aslında şu can alıcı sorunun üstünü örtmek için kurgulanmıştır: "Neden diğer tüm mezhepler, yurtsever yapılar ve laik güçler bu kavgadan elini eteğini çekti?" Neticede verilen yanıt ise hazırdır: İsrail’e yönelen her direniş, "bizimle hiçbir alakası olmayan" bir İran-İsrail çatışmasının güttüğü yabancı bir organdır.
Nitekim Siyonizm karşıtı Arap solu, geride kalan yirmi yıl boyunca direnişi sahiplenecek ve onun yerel meşruiyetini müdafaa edecek alternatif, laik mücadele mekanizmaları kurmakta aciz kaldı.
Elbette bu sadece bizim kabahatimiz değil. Karşımızda Doğu'daki laik Arap kurumlarını -ki buna mezhepsel mantığa teslim olmamış, mutlak monarşilerin antitezi konumundaki Mısır ve Cezayir cumhuriyetlerinin tarihsel rolünü canlandıracak yapılar da dahildir- yerle bir eden; mezhepçiliği ve ufalanmayı körükleyen İsrail, ABD ve onların bölgedeki ortakları var.
Gelgelelim, bazılarının "mezhepçilik illetini" yalnızca İran’ın bölgedeki nüfuzunu hedef tahtasına koyduklarında hatırlamaları, hatta zaten mezhepçi bir temel üzerine inşa edilmiş olan Lübnan’da bile İran’ı yegane "mezhepçi dinamit" olarak yaftalamaları son derece düşündürücüdür.
Bugün İran’ın Lübnan’ı hedef alan İsrail işgaline karşı koymasını bir "mezhepçilik" kaynağı olarak görüp timsah gözyaşları dökenlere, Cemal Abdunnasır’ın Muammer Kaddafi’ye verdiği o meşhur yanıtla seslenmek gerekir:
Madem öyle, buyurun; Lübnan’ı savunmaya ve güneyinde İsrail’le çarpışmaya, hem de canınızın istediği, kendinize yakıştırdığınız o şanlı isimler altında!
Çeviri: YDH