Normalleşme nedir?

img
Normalleşme nedir? YDH

"Barış diye sunulan şey, bu durumda, siyasi çelişkileri geçici teknik külfetlere indirgenen bir coğrafya boyunca sermayenin düzenli dolaşımından ibaret hale geliyor."




İlyas Hazin

YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından İlyas Hazin, normalleşmeyi Arap devletleri ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin ötesinde, ABD öncülüğündeki bölgesel düzenin güvenlik, sermaye, altyapı ve teknoloji ağlarını birbirine bağlayan yapısal bir mekanizması olarak ele alıyor. İbrahim Anlaşmaları; IMEC ve çevresel işbirliği projeleri üzerinden ekonomik karşılıklı bağımlılığın, işgal, egemenlik ve Filistinlilerin hakları gibi siyasi meselelerin yerine geçirildi. Hazin'e göre normalleşme aynı zamanda yönetici seçkinlerin halkların yaygın muhalefetine rağmen yukarıdan dayattığı sınıfsal bir proje ve mevcut düzenin kaçınılmazlığını toplumlara benimsetmeye çalışan ideolojik bir süreç.

Ortadoğu'nun bugün yeniden biçimlendirilmesi, normalleşmeyi artık alışıldık biçimde ele alındığı diplomasi alanıyla sınırlı tutmayı imkansız hale getirdi.

Amerika ve Siyonistlerin İran'a karşı yürüttüğü savaş, Filistin'de süren soykırım, Hürmüz ve Babülmendep boğazlarının kapanması, limanlar, demiryolları, boru hatları ve güvenlik sistemleri çevresinde kızışan mücadele, normalleşmenin gerçekte ne olduğunu açığa çıkardı: Bugünkü bağlamında normalleşme, eski iki düşman arasında geçici bir barış sürecini değil, bölgedeki kapsamlı Amerikan emperyal düzeninin ayrılmaz parçasını temsil ediyor.

Normalleşme, Washington'ın gözde iki kutbunu, Siyonist oluşum ile Körfez ülkelerini birbirine bağlamaya çalışırken bölgesel hakimiyetini sürdürmenin doğrudan maliyetini düşürdüğü mekanizma.

Amerikan gücü ister geriliyor, ister daralıyor, ister yalnızca yeniden mevzileniyor kabul edilsin, normalleşme bu yeniden yapılanmanın bölgeden geçirildiği başlıca araçlardan biri olmayı sürdürüyor.

Dolayısıyla İbrahim Anlaşmaları hiçbir zaman yalnızca karşılıklı tanıma anlaşmalarından ibaret değildi. Stratejik önemleri, güvenlik, sermaye ve altyapıyı, İsrail'in tam anlamıyla bütünleşmesinin uzun süre mümkün olmadığı bölgesel bir alan boyunca yapısal biçimde birbirine bağlayabilmelerinde yatıyor.

Son normalleşme dalgası İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'i, daha sonra da Fas ile Sudan'ı daha geniş çaplı bir ekonomik ve askeri yeniden yapılanma projesinin içine yerleştirdi.

İlham Fahro'nun "The Abraham Accords" adlı kitabında gösterdiği üzere, Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın ardından ABD ile İran arasında yakınlaşma ihtimali karşısında Körfez'de doğan kaygılar bu projenin hızlanmasına yol açtı.

Fakat proje kısa sürede diplomasinin sınırlarını aştı; enerji, biyoteknoloji, yapay zeka, gözetim, lojistik ve askeri alanlardaki işbirliği, yeni bir "Amerikan barışı"nın maddi iskelesine dönüştü.

Bu düzenin arzusu, normalleşmeyi yalnızca arzu edilir göstermek değil, kaçınılmaz yapısal bir zorunluluk haline getirmekti.

"Ekonomik barış" söyleminin önemi de burada belirginleşiyor. Bu yaklaşım, siyasetin yerine işlemsel ve pazarlığa dayalı bir mantığın geçirilebileceği; işgal, gasp, egemenlik ve geri dönüş hakkıyla bağlantılı çözümsüz meselelerin koridorlar, finansman anlaşmaları ve teknik işbirlikleri aracılığıyla aşılabileceği varsayımına dayanıyor.

Rafif Ziyade'nin normalleşmenin siyasi maddiliğine ilişkin okuması bu nedenle büyük önem taşıyor; çünkü yeni bölgesel düzeni, sermaye, veri, enerji, silah ve malların dolaşımını sağlayan somut bağlantılar üzerinden kavrıyor.

Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru bunun çarpıcı örneklerinden biri. Kağıt üzerinde Hindistan'ı Körfez ve Doğu Akdeniz üzerinden Avrupa'ya bağlayan ulaşım, enerji ve iletişim koridoru.

Fiiliyatta ise İsrail'in Körfez tedarik zincirlerine dahil edilmesine imkan tanırken Filistinlilerin haklarını ve egemenliğini bütünüyle müzakere dışına itiyor.

Çevresel boyut da benzer bir işlev görüyor. Bunun örneklerinden biri, Ürdün ile İsrail arasında tasarlanıp sonradan iptal edilen Refah Projesi. Bu proje, Ürdün'ün güneş enerjisi sağlaması, karşılığında İsrail'den tuzdan arındırılmış su alması üzerine kuruluydu.

Anlaşma bir tür "çevresel barış inşası" olarak sunulsa da temelinde, İsrail'in uzun yıllara yayılan hakimiyetinin, su çekiminin ve Ürdün ile Yermük nehirlerinin yataklarını değiştirmesinin doğurduğu su bağımlılığını veri kabul ediyordu. Böylece sorunun kendisi çözüm diye sunuluyor, bağımlılığın kendisi işbirliğinin temeline dönüştürülüyordu.

EcoPeace'in, Yeşil-Mavi Refah Anlaşması'nın ardındaki başlıca aktörün, IMEC'e, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru'na ek olarak tasarladığı "Barış Üçgeni" de aynı mantık üzerine kurulu.

Karşılıklı bağımlılık yoluyla istikrar vaat eden bu tasarı, Gazze, Ürdün, Mısır ve İsrail'i, ileride de Lübnan ile Suriye'yi demiryolları, su arıtma tesisleri, yenilenebilir enerji sahaları ve limanlardan oluşan bütünleşmiş bir ağın içine katmayı hedefliyor.

Barış diye sunulan şey, bu durumda, siyasi çelişkileri geçici teknik külfetlere indirgenen bir coğrafya boyunca sermayenin düzenli dolaşımından ibaret hale geliyor.

Gerek Yeşil-Mavi Refah Anlaşması gerekse IMEC'e eklemlenen "Barış Üçgeni", Arap toplumlarını bütünüyle görmezden gelerek yönetici Arap seçkinlerinin fildişi kulelerinde tasarlanmış altyapı projeleri.

Dolayısıyla normalleşme, her şeyden önce sınıfsal bir proje. Ekonomik çıkarları, güvenlik sistemleri ve dış ittifakları giderek ABD ve İsrail'le iç içe geçen yönetici seçkinler tarafından yukarıdan aşağıya dayatılıyor; buna karşılık yönettikleri halk kesimleri normalleşmeyi kesin biçimde reddetmeyi sürdürüyor.

"Arap Endeksi", bölgenin tamamında İsrail'in tanınmasına karşı ezici bir muhalefet bulunduğunu ortaya koydu. Bu yarılma arızi değil, kurucu ve yapısal.

Normalleşme hiçbir zaman yönetenlerle yönetilenleri ortak bir hegemonik blokta birleştirmeyi gerektirmedi.

Halkın muhalefeti yerli yerinde dururken bakanlıklar, egemen varlık fonları, enerji şirketleri, ordular, lojistik şirketleri ve uluslararası finans kuruluşları üzerinden ilerleyebiliyor.

Marina Calculli'nin normalleşmeyi, uluslararası hukukun yerini pazarlıkçı bir mantığın alması ve "kitlelerden kopuk bir güvenliksizleştirme" biçimi olarak tanımlaması, tam da bu nedenle normalleşmenin yönetici sınıf hakimiyetine dayalı niteliğini son derece açık biçimde ortaya koyuyor.

Ne var ki normalleşme, yöneticilerin imzaladığı anlaşmalarla sınırlı değil; aynı zamanda kamusal bilginin alanını ve toplumların neyi kendiliğinden apaçık saydığını yeniden biçimlendirmeye çalışıyor.

Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi, BDS, normalleşmeyi "zihnin sömürgeleştirilmesi" olarak tanımladı; çünkü mevcut durum, mümkün olan tek akla uygun ufukmuş gibi sunuluyor.

Böylece yenilgi sağduyu, boyun eğme sabır, siyasi imkanlardan vazgeçiş ise gerçekçilik diye gösteriliyor.

Ezilenlere, zalimlerinin kurduğu gerçekliğe uyum sağlamaları gerektiği, bütün alternatif yolların daha baştan ortadan kaldırıldığı söyleniyor. Bu açıdan normalleşme, yalnızca Arap devletlerinden İsrail'i tanımalarını istemiyor; Arap toplumlarından da çevrelerinde kurulmakta olan bölgesel düzenin kaçınılmazlığını içselleştirmelerini talep ediyor.

Muhammed el-Kürd, Basil el-Araj ve Velid Dakka'nın yazılarının siyasi önemi de burada beliriyor. Her biri farklı düzlemlerde, sömürgeleştirilmiş insandan, zalimin dayattığı gerçekliği mümkün olanın nihai sınırı kabul ederek ona boyun eğmesinin istenmesini reddediyor.

El-Araj'ın düşman propagandasını içselleştirmeye karşı uyarıları ile Dakka'nın direnme ve sebat etme konusundaki ısrarı, bilincin kendisinin mücadele ve karşılaşma alanına dönüştüğü bir siyasi pratiğin temelini atıyor.

Normalleşme nasıl altyapıya ve sermayeye dayanıyorsa, umutsuzluğun yayılmasına da dayanıyor; en büyük başarısını ise direniş fiilen yenilgiye uğramadan önce tükenmiş ve imkanlarını tüketmiş gibi gösterildiğinde kazanıyor.

Bu bakımdan normalleşme, bölgesel emperyal düzeni birbirine bağlayan unsur.

Körfez sermayesini İsrail'in güvenlik sistemi ve altyapısıyla birleştiriyor; bağımlılığı karşılıklı bağımlılığa dönüştürüyor, siyasi meseleleri anlaşma ve pazarlık kalıplarına indirgiyor, askeri hakimiyeti de istikrar diliyle yeniden tercüme ediyor.

Aynı anda hem sınıfsal hem mekansal bir proje; jeopolitik stratejiyi gündelik hayatın ideolojisiyle buluşturuyor. Daha da önemlisi, savaş ile barışı söylem düzeyinde birbirinden ayırmaya çalışırken maddi düzlemde birbirine bağlıyor:

Bombalama, yerinden etme ve gasbı gerçekleştiren aynı düzen, ardından mutabakat zabıtları, enerji anlaşmaları ve yeniden inşa koridorlarıyla geri dönüyor ve bütün bunların, gerçekte temsil ettikleri şeyin tam karşıtı olarak anlaşılmasını talep ediyor.

Bu nedenle normalleşmenin maddi ve ideolojik boyutlarını birbirinden koparmadan, aralarındaki bağ içinde kavramak gerekiyor.

Normalleşmeyi anlamak, tam da bu ayrımı reddetmeyi ve bölgesel düzeni bütünleşmiş bir bütün olarak çözümlemeyi gerektiriyor; burada şiddet ile barış birbirine zıt iki yüz değil, her biri ötekinin devamını sağlayan iki ayrı biçim.

Çeviri: YDH