Son Dakika
İnşa

'Netanyahu, İran'ı Lübnan'da savaşa çekmeyi hedefliyor'

08 Eylül 2026 08:29 Bu sayfayı yazdır İbrahim Emin

"ABD ile yapılan mutabakat muhtırasının akamete uğratılmasından sonraki dönemde İran'ın hesapları artık eski tarihtekiyle uyuşmuyor; yaşananlarda İsrail'in rolüne bakış da geçmiş safhanın kurallarıyla idare edilmiyor."

'Netanyahu, İran'ı Lübnan'da savaşa çekmeyi hedefliyor'
'Netanyahu, İran'ı Lübnan'da savaşa çekmeyi hedefliyor' YDH
Yazı boyutu
100%
10 dk okuma
YDH - Siyonist rejimin başbakanı Netanyahu, yaklaşan seçimler öncesinde iktidarını korumak ve İran rejimini devirme planındaki başarısızlığı telafi edebilmek adına askeri gerilimi yüksek tutmayı temel strateji olarak görüyor. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin'in değerlendirmesine göre ABD ile İran arasındaki mutabakatın İsrail ordusuna getirdiği kısıtlamaları aşmak isteyen işgalci rejim, Lübnan sahasındaki operasyonlarla 2 Mart öncesindeki askeri hareket serbestisini yeniden kazanmayı hedefliyor. Bu doğrultuda Hizbullah'ı kışkırtarak İran'ı doğrudan bir çatışmaya çekmeyi ve Washington'ı ortak bir bölgesel savaşa mecbur bırakmayı planlayan Netanyahu, aynı zamanda Lübnan ordusu ile direniş unsurlarını karşı karşıya getirmeyi amaçlıyor.

Benyamin Netanyahu seçim mücadelesinde neye ihtiyaç duyuyor? Zaferi yahut mağlubiyeti yalnızca savaş programına mı bağlı? Başta eski Başbakan Ehud Barak'ın dile getirdikleri olmak üzere, İsrail'de ilk kez Netanyahu'nun iktidardan düşmemek için, seçimleri ertelemek dahil "dünyayı ateşe atmaya" hazır olduğuna dair yapılan açıklamalar bu kanaati güçlendiriyor.

Böylesi bir erteleme ise ancak iki ihtimalden biriyle mümkün olabilir: Seçim gerilimi zemininde patlak verecek bir iç savaş emareleri ki bu uzak bir ihtimaldir; yahut ülkenin bir dış savaş sebebiyle olağanüstü hâle girmesi ki çok daha muhtemel olan seçenek budur.

İsrail rejimi geçmişte benzer bir senaryoyu tecrübe etmişti. 1973 yılında Knesset seçimlerinin tarihi 30 Ekim olarak belirlenmişti; ancak 6 Ekim Savaşı patlak verip yüz binlerce yedek asker göreve çağrılınca Knesset özel bir kanun çıkarmak zorunda kaldı.

Seçimleri iki ay erteleyen bu düzenlemeyle oylama aynı yılın 31 Aralık gününde yapılabildi.

Bugün Netanyahu cephesinde ise yeni bir dönemi kazanma ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Siyasi hayatının en geniş çaplı mücadelesini yürüten Netanyahu, aynı zamanda İran rejimini devirme planının fiyaskoyla sonuçlanmasının getirdiği ağır baskı altında yaşıyor.

İsrail bunu her ne kadar bir "aksaklık" diye adlandırsa da hem Netanyahu hem de güvenlik kurumları bu başarısızlığın faturasıyla yüzleşiyor.

Bu çerçevede, başta Mossad olmak üzere güvenlik birimlerinin yeni komuta kademesi yeni bir çalışma programı başlattı.

Bu programın ilk adımı, İran dosyasından sorumlu yetkililerin görevden alınmasını ve bir dizi uzmanın değerlendirme ile planlama odalarından uzaklaştırılmasını kapsayan bir tasfiye operasyonu oldu.

Ne var ki bu programın asli gayesi, mümkün olan en kısa sürede devreye sokulabilecek alternatif bir plan hazırlamaktan geçiyor.

Bu doğrultuda İsrail hükümetinin çalışma planına dair somut ipuçları toplanabildi; bu veriler, hükümetin hesaplarında öne çıkan hedefleri tespit etmeye imkân tanıyor:

Birincisi: Gerek Gazze'de gerek Lübnan, Suriye, hatta bizzat İran'da 7 Ekim'den bu yana elde edildiği varsayılan kazanım ve zaferlerin ivmesini yeniden yakalamak. Bu hedef, gerilim dozunun sürekli yüksek tutulmasını dayatıyor.

İkincisi: Netanyahu'yu hedef alan, bilhassa başarısızlığın sorumluluğunu ona yükleyen ABD kaynaklı sert eleştirilere yanıt vermek ve İsrail istihbaratının dünyadaki zedelenen itibarını toparlamak.

Nitekim istihbarat, Lübnan ve bizzat İran'daki ilk rauntlarda sergilediği kabiliyetlerle övünmüştü. Dolayısıyla İsrail, başta ABD olmak üzere Batı'nın kendisine duyduğu güveni tazeleyecek bir başarıya imza atmak zorunda hissediyor.

Üçüncüsü: Ayakta kalarak Netanyahu'nun projesini akamete uğratan İran yönetiminden intikam almak; yalnızca rejimi değil, devletin altyapısını da hedef alan geniş çaplı sabotaj eylemlerine yönelmek.

Böylece İran halkına hükümetine verdiği desteğin bedelini ödetmek ve toplumu bu çatışmanın maliyetine katlanmaya mecbur bırakmak amaçlanıyor.

Dördüncüsü: Netanyahu, İsrail'in konumunu ve nüfuzunu güçlendirmek için hâlâ vazgeçilmez olan "güçlü lider" portresini yeniden tazelemeye ihtiyaç duyuyor.

Buna nasıl ulaşılacak?

ABD ile İran arasındaki mutabakat muhtırasının ilanından bu yana Netanyahu kendisini prangaya vurulmuş hissediyor.

Amerikan yönetimi manevra alanını daralttı; İsrail ordusu ise Lübnan'da geniş çaplı askeri operasyonlar icra etmek dahil, İran dosyasıyla irtibatlandırılabilecek her türlü eylem için önceden onay almak mecburiyetinde kaldı.

Lübnan'daki "çerçeve anlaşması" etrafında dönen sığ tartışmalar bir yana, Netanyahu ABD-İran mutabakat muhtırasının Lübnan'da yeni angajman kuralları tesis ettiğini gayet iyi biliyor.

Zira bu kurallar, İsrail'in Lübnan topraklarının genelinde ve farklı nitelikteki hedeflere karşı dilediği gibi hareket etme kabiliyetini sınırlandırdı; buna mukabil, İsrail'in elzem gördüğü ve Washington açısından yeni kuralların ihlali sayılmayacak eylemleri gerçekleştirmesinin önünü bütünüyle kesmedi.

Bunun üzerine İsrail'in çabası, kırılgan ateşkesin ardından yıkım ve arazi düzleme operasyonlarını genişletmekle sınırlandı. Kuzey Komutanlığı ise Hizbullah'a, mensuplarına ve kadrolarına dair yeni bir hedef havuzu oluşturmak maksadıyla mümkün olan en geniş istihbarat toplama göreviyle donatıldı.

Buna paralel biçimde bir diğer çaba da dikkatle hesaplanmış adımlarla "savunma hattını" derinleştirmeye hasredildi.

Ali Tahir tepesindeki karmaşık ve uzun harekât da bu çalışma planının bir parçası olarak gerçekleşti. İsrail, cephenin tamamını ateşe vermeden bu operasyonu icra etme niyetini Amerikalılara önceden bildirdi.

Böylelikle ABD, operasyon İran'ı savaşı yeniden tırmandırmaya itecek bir kışkırtmaya yol açmadığı müddetçe, İsrail'in Ali Tahir'de hayata geçirdiği askeri ve güvenlik planına karşı çıkmadı.

Aynı zamanda İsrail, Amerikan tarafını, bilhassa Lübnan dosyasını İran dosyasından ayırma eğiliminde olan Marco Rubio liderliğindeki kanadı memnun etmek gayesiyle Lübnan'la müzakere masasına oturdu.

Pratikte ise Lübnan'da aklı başında hiç kimse İsrail'den ciddi bir taviz beklemiyordu; Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un talep ettiği şeyler de müzakerelerin devamını meşrulaştıracak göz boyama hamlelerinin ötesine geçmedi. Zira nihayetinde İsrail'in istediği tek bir husus vardı: Lübnan ordusu ile direniş arasında bir çatışma çıkarmak.

Ordunun böyle bir savaşa girme niyetinde olmadığını, askeri ve pratik açıdan da böylesi bir hesaplaşmaya hazırlıklı bulunmadığını bilen Tel Aviv, Washington'ın üzerinde fiili bir baskı kurma niyeti taşımamasından yararlanarak çıtayı yükseltme politikası güttü.

Nitekim Beyaz Saray çevrelerinde, Aun ve müzakere heyetinin işgali sonlandırmaktan ziyade direnişin kökünü kazımaya odaklanmış tavrına atıfla, açıkça yahut ima yoluyla "Kraldan çok kralcı olmayacağız" sözü fısıldanıyordu.

İran'da tıkanma, İsrail'de toparlanma

İsrail'de, İran'la imzalanan mutabakat muhtırasının ABD'nin çıkarlarına hizmet etmediği yönünde güçlü bir kanaat mevcuttu. İsrail yönetiminde -tıpkı bizzat İran dahil diğer aktörlerde olduğu gibi- bu muhtıranın uzun ömürlü olamayacağı inancı pekişti.

Fakat İsrail mutabakatı yeni bir anlaşmaya varmak için değil, büsbütün akamete uğratmak ve İran'daki rejimi devirmeyi hedefleyen geniş çaplı bir savaşın yeniden başlatılması tartışmasını açmak için baltalamak istiyor. Ne var ki bu arayış diğer aktörler nezdinde pek rağbet görmüşe benzemiyor.

Zira Amerikan yönetiminin kendisi bu fikre onay verir görünmediği gibi, Körfez'deki Arap ülkeleri de geniş çaplı bir tırmanışın bütün menfaatlerini cehennem ateşine atmasından endişe duyduklarını açıkladı.

Karşı tarafta ise İsrail'in dizginsiz yayılmacılığına karşı çıkan, doğuda Çin'den batıda Mısır'a kadar uzanan, Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Irak ve başka ülkeleri bir araya getiren farklı bir cephe şekilleniyordu.

Mevcut Amerikan yönetimiyle güçlü bağları olan bu cephe, Beyaz Saray'da zaman zaman nükseden İran'a yönelik büyük bir askeri harekât fikrine karşı bir fren mekanizması vazifesi gördü ve görmeye devam ediyor.

Bahse konu ülkeler, yeni bir çatışmaya doğru savrulmayı dizginlemek adına Amerikan yönetimi içindeki derinleşen tartışmalardan ve İsrail'e yöneltilen eleştirilerin sertleşmesinden yararlandı.

Ancak ABD-İran mutabakat sürecinin aksamaya başlamasıyla birlikte İsrail, İran'a karşı açılacak yeni bir savaşa ortak olma arzusundan hareketle karar masasına yeniden sızmanın yollarını aramaya koyuldu.

Kendisini düne nazaran çok daha hazırlıklı gören Tel Aviv, geçmiş dönemin hatalarını düzelttiğini iddia ediyor; İsrail askeri ve güvenlik çevreleri ise İran'a ölümcül bir darbe indirme fırsatının yeniden doğduğu propagandasını işliyor.

Buna mukabil, ABD'nin mevcut gerilim iklimini nasıl yönettiğinden bağımsız olarak bizzat İran, İsrail'i mevcut restleşmenin dışında tutmaya dayalı bir hat izledi. Tahran, Washington'ı mutabakat muhtırasına dönmeye zorlamak ve aynı esnada bölgedeki Amerikan askeri varlığını geriletmek maksadıyla doğrudan Amerikalılarla hesaplaşmaya odaklanıyor.

Buna karşın Netanyahu, ABD ile halihazırda yüksek olan gerilimin gölgesinde İran'ı doğrudan İsrail ile çatışmaya çekerek denklemi tersyüz etmeye çalışıyor; böylece Washington ile Tel Aviv'in ortaklaşa yürüteceği yeni bir İran seferinin kapısını aralamayı umuyor.

Bu senaryoda İsrail'in hava savunma alanında kısmi de olsa Amerikan desteğine ve geniş çaplı bir savaş için gereken ağır mühimmat depolarının açılmasında açık bir ABD katkısına ihtiyacı var.

İstihbarat cephesinde ise İsrail Amerikan yardımına muhtaç olmadığını iddia ediyor; fakat bu iddia, İsrail'in gerçekleştirdiği başarılı operasyonların Amerikan istihbarat desteği olmaksızın hayata geçirilemeyeceğini vurgulayan ABD tarafınca, bilhassa da istihbarat topluluğu içinde reddediliyor.

Bugün Netanyahu'nun elinde İran'a doğrudan askeri bir harekât başlatmasını mazur gösterecek bir gerekçe bulunmuyor. Fakat bu, İran'ı yeni bir çatışmaya sürükleme fikrinden vazgeçtiği manasına gelmiyor; aksine aynı amaca varacak başka bir yol aramaya başlamış olabilir.

Aradığı fırsatı Lübnan'da bulduğunu düşünüyor olabilir. Zira Lübnan'daki direnişe karşı gerilimi tırmandırmak ve vaziyeti Lübnan'ın farklı bölgelerini kapsayan açık bir bombardıman seviyesine geri döndürmek, direnişten bir misilleme koparmayı hedefliyor olabilir.

Böyle bir durumda İsrail bombardımanın ve tırmanışın dairesini genişletebilir; bu da İran'ı savaşa dahil olmaya mecbur bırakarak Netanyahu'nun muradını hâsıl edebilir.

Hareket serbestisini geri kazanmaya gelince

Bu güzergâha dair tartışmalar bağlamında, bugün güneyde yaşananların mahiyetine dair temel bir soru yeniden ön plana çıkıyor.

Donald Trump'tan Ali Tahir'i yahut diğer noktaları işgal etmek amacıyla geniş çaplı bir askeri harekâta girişmeme talimatı alan Netanyahu, şimdiye dek bu sınırlamaların çizdiği çerçeve içinde hareket etti.

Amerikalılar bu mevzilerin Lübnan ordusuna devredilmesi hususunda Hizbullah'ı ikna etmeye çalıştığında, örgüt buna rıza gösterme niyetinde hiç olmadı.

Fakat daha da mühimi, Amerikalılara ordunun Hizbullah'la bir çatışmaya girmeyeceğini daha önce iletmiş olan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un, aktarıldığı kadarıyla onlara mealen şunu söylemiş olmasıdır: "Neden bize baskı yapıyorsunuz? Bırakın İsrail işi bitirsin, sonrasına bakarız."

Dolayısıyla İsrail'in güneydeki icraatlarının boyutuna dair tartışma, bir yönüyle İsrail'in eylemlerinin durup dururken mi başladığını, güvenlik bölgesinin dışındaki bombardıman ve suikastları kendiliğinden mi başlattığını, yoksa bunu direnişin bir eylemine karşılık olarak mı yaptığını tetkik etmeyi gerektiriyor.

Bu hayati noktada hükümeti ve ordusuyla İsrail yönetimi, ABD-İran mutabakat muhtırasının kendisine geniş bir manevra alanı tanıyan bir imtiyazı, bilhassa "hareket serbestisini" çekip aldığı kanaatini taşıyor. Zira yeni kurallar uyarınca İsrail'in, işgal edilen sahadan uzaktaki bölgelerde güvenlik, siyaset veya ordu merkezlerini hedef alması yasaklandı; ancak İsrail "mevcut tehditlere mukabele etme hakkı" addettiği iddiaya sarılmayı sürdürdü.

Bu tartışmanın ortasında, mevcut şartlar altında Netanyahu'nun seçimleri rafa kaldıracak çapta büyük bir hamleye girişmeye güç yetiremeyeceği görüşü ağırlık kazanıyor.

Bu sebeple "kalıcı bir kazanım" ve "ucu açık bir hak" kabilinden koparmak istediği şey, İsrail'in güvenliğine tehdit diye nitelediği her şeye karşı hareket serbestisine kavuşması olabilir.

Netanyahu siyasette acemi değil; Amerikan duruşunun hakikatini gayet iyi biliyor. Ordusu ve güvenlik birimleri de bu dönemde İran'ın veya Hizbullah'ın ne istediğini tartmaya yetecek verilere sahip bulunuyor.

Neticede, Netanyahu İran'a karşı geniş çaplı bir savaş için ABD'yi yeniden ikna etmeyi başaramasa dahi, işgal kuvvetlerinin şu an icra ettiği operasyonların hedeflerinden biri "tehditleri bertaraf etme hakkı" kaidesine dayalı yeni bir zemin dayatmak olabilir.

Bu da Ali Tahir'de yaşananlardan ve işgal bölgesindeki yıkım çemberinin genişletilmesinden sonra İsrail'in şimdiki gayesinin, hareket serbestisini geçen 2 Mart öncesindeki durumuna döndürmek olduğu sonucunu açıkça ortaya koyuyor.

İran ve direnişin belirsizliği

İsrail'in karşısındaki cephede yer alan hiçbir aktörün Netanyahu'nun iktidarda kalmasını arzu etmediğini söylemeye gerek yok.

Filistin'deki Hamas ve İslami Cihad'dan Lübnan'daki Hizbullah'a, Yemen'deki Ensarullah'tan Irak Direnişi ve nihayet İran'a kadar mücadeleye dahil olan taraflar, yerine kimin geleceğinden bağımsız olarak, Netanyahu'nun koltuğunu korumasında herhangi bir fayda görmüyor.

Bununla birlikte mesele, diğerlerinden bağımsız bir vizyonu temsil eden Netanyahu'nun şahsıyla doğrudan ilintilidir; nitekim dünyanın, bu adamın gençliğinden beri benimsediği, birçok vesileyle ve kaleme aldığı kitaplarda etraflıca izah ettiği müstakil bir "vizyona" sahip olduğunu kabul etmesi gerekiyor.

Dolayısıyla İsrail'in liderlik katında yaşanacak herhangi bir değişim pek çok alana tesir edecektir; bu tesirlerin en başında ise İsrail'in henüz cevap vermeye hazır olmadığı şu soru yer alıyor: Düşmanlarımıza yönelik mevcut saldırı dalgasını durdurmalı mıyız, yoksa içerideki ve dışarıdaki maliyeti ne olursa olsun savaşı sürdürmeli miyiz?

Bazıları bu denklemin vahametinin karşı tarafı oyuna gelmemeye sevk edeceğini düşünebilir. Zira İsrail İran'ı savaşa çekmek istiyorsa, Tahran'ın ve onunla birlikte Hizbullah'ın bu yeni tırmanışı soğukkanlılıkla karşılaması, Netanyahu'nun ekmeğine yağ sürmemek adına karşılık vermekten imtina etmesi icap eder. Ancak mesele bu denli basit tartılmıyor.

ABD ile yapılan mutabakat muhtırasının akamete uğratılmasından sonraki dönemde İran'ın hesapları artık eski tarihtekiyle uyuşmuyor; yaşananlarda İsrail'in rolüne bakış da geçmiş safhanın kurallarıyla idare edilmiyor.

Zira vaktiyle "stratejik sabır" fikrine bağlanan her şey değişti ve geri dönülmez biçimde tarihe karıştı. İran'ın ve direnişin neye güç yetirebileceği meselesi ise bambaşka bir bahsin konusudur.

Çeviri: YDH

İlgili Haberler