Barrack: Türkiye, İsrail ve Suriye birbirini içeriden çökertmek istemiyor
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarından Hizbullah ve İran politikalarına kadar, bölgedeki kırılgan güç dengesini ve perde arkasındaki diplomatik trafiği anlattı.
YDH ― Yayıncı Mario Nawfal’ın sorularını yanıtlayan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack; İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarına ve bölgedeki yeni güç dengelerine ilişkin kapsamlı açıklamalarda bulundu. Röportajın girişinde, Lübnan ve İsrail arasında yaşanan kriz dönemindeki son görüşmelerini hatırlatan Nawfal, mevcut bölgesel durumun çok daha karmaşık bir hal aldığına dikkat çekerek doğrudan İsrail'in Suriye'ye yönelik son saldırılarının arka planını sordu.
Soruyu yanıtlamaya ABD Başkanı Donald Trump'ın bölgedeki tansiyonu düşürme odaklı politikasına değinerek başlayan Büyükelçi Barrack, İsrail, Suriye ve Türkiye arasındaki ilişkilerin tarihsel olarak her zaman çalkantılı olduğunu belirtti.
“Esed rejimi dönemine ve Rusya'nın müdahil olduğu süreçlere” atıfta bulunan Barrack; 1923, 1949 ve 1974 (UNDOF) yıllarında belirlenen sınır hatlarını hatırlattı.
“İsrail'in sınır güvenliği konusundaki endişelerinin haklı temellere dayandığını” vurgulayan Barrack, geçmişte her iki tarafın sınırlarına 5 kilometre derinliğinde nüfuz eden 90 kilometrelik bir tampon bölge oluşturulduğunu ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü'nün (UNDOF) bu yapıyı korumak üzere devreye girdiğini ifade etti.

"Esed rejiminden yeni Suriye hükümetine (Şaraa yönetimine) geçiş sürecini" değerlendiren Barrack, bu güç değişiminin İsrail'de büyük bir güvensizliğe neden olduğunu belirtti.
İsrail'in, iktidara gelen yeni hükümeti “köktendinci” olarak nitelendirip güvenilmez bulduğuna dikkat çeken Barrack, bu endişelerin 7 Ekim olaylarının ardından daha da derinleştiğini aktardı.
Barrack, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun “sınırlarından gelebilecek hiçbir bilinmeyen saldırıyı riske atmayacağını” açıkça ilan ettiğini hatırlattı.
Buna karşın, “Lübnan'da İran destekli Hizbullah ile yaşanan krizin aksine, yeni Suriye yönetiminin başlangıçta saldırgan bir tutum sergilemediğini” belirten Barrack, “el-Şara rejiminin İsrail'e düşmanca yaklaşmadığını açıkça dile getirdiğini” aktardı.
ABD'nin arabuluculuğunda beş resmi ve birkaç gayri resmi görüşme gerçekleştirildiğini belirten Barrack, Filistin meselesi çözülmeden Suriye'nin İbrahim Anlaşmaları'na katılmasının zor olduğunu, ancak sınırların izlenmesi ve gerginliğin azaltılması konusunda müzakerelere istekli olduklarını vurguladı.
Suriye'deki durumu “iç içe geçmiş bir Rubik Küpü”ne benzeten Barrack, 8 Aralık'ta iktidara gelen Şaraa yönetiminin, İsrail'in gözünde "kökeni belirsiz ve disiplinsiz bir paralı asker grubu" ile eşleştirildiğini ifade etti.
Yeni yönetimin henüz net bir dış politika geliştirmemiş olmasının bölgedeki gerginliği artırdığını belirten Barrack; Dürzilerin yaşadığı Süveyda'daki IŞİD varlığına ve Kürt ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yaşanan uyum sorunlarına dikkat çekti.
IŞİD ile mücadelede ABD'ye yardım eden General Mazlum'un Suriye hükümetine entegre edilmesinin sistemde bir şok etkisi yarattığını aktaran Barrack, İsrail'in tüm bu belirsizlikler nedeniyle Şam yönetimine şüpheyle yaklaştığını belirtti.
”İsrail'in "Büyük İsrail" hayali peşinde koşmadığını, sadece sınırındaki yeni yapının neye dönüşeceğini görmek için zamana ihtiyaç duyduğunu” ifade eden Barrack, liderlerin mevcut söylemlerinin iç siyasetteki seçim döngüleriyle de yakından ilişkili olduğuna dikkat çekti.
İsrail'de yaklaşan seçimlere ve Türkiye'de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın muhafazakar seçmen kitlesinin Gazze ve Suriye konusundaki hassasiyetlerine değindi.
Bölgedeki güç boşluğundan faydalanmaya çalışan IŞİD unsurlarına karşı ABD'nin her akşam Türkiye, İsrail ve Suriye ile koordinasyon halinde operasyonlar düzenlediğini belirten Barrack, çözümsüz bekleyen devasa bir güvenlik krizine işaret etti:
➤ Suriye'deki hapishanelerde yargı süreci olmayan 9 bin 400 IŞİD mahkumu bulunuyor.
➤ El-Hol ve Roj kamplarında bu mahkumların ailelerinden oluşan 75 bin kadın ve çocuk barınıyor.
➤ Uluslararası toplumun elinde bu kitleyi ne yapacağına dair bir yol haritası bulunmuyor.
”Şaraa yönetiminin SDG krizini çözmek için attığı adımlara” da değinen Barrack, ABD'nin desteğiyle Kürtlerle müzakere edildiğini ve Komutan Mazlum Abi’nin SDG’nin feshedilerek kuzeydoğu bölgesinin askeri olarak Suriye sistemine entegre edildiğini duyurduğunu hatırlattı.
ABD'nin YPG'yi PKK'dan ayırarak SDG’yi nasıl yapılandırdığına dair geçmiş süreci özetleyen Barrack, Türkiye'nin de kendi sınır güvenliğini sağlamak amacıyla kuzeydoğuda tıpkı İsrail gibi katmanlı tampon bölgeler ve askeri üsler kurduğunu ifade etti.

Röportajın en çarpıcı detaylarından birini Suriye Hava Kuvvetleri'ne yönelik operasyon oluşturdu.
Barrack, 8 Aralık'ta Suriye'de yeni hükümetin göreve gelmesinden sadece bir gün sonra, 9 Aralık'ta İsrail'in Suriye Hava Kuvvetleri'nin neredeyse tamamını yok ettiğini belirtti.
İsrail'in, yeni hükümetin kökenleri nedeniyle sıfır risk politikası izlediğini ifade eden Barrack, operasyon sonucunda Suriye havaalanlarının işlevsiz hale geldiğini ve geriye sadece 14-15 uçak kaldığını kaydetti.
İsrail'in şu anda bir "fiili duraklama"ya ihtiyaç duyduğunu belirten Barrack, Tel Aviv yönetiminin İran'a yönelik olası operasyonlarında hiçbir Suriye hava savunma sistemi engeliyle karşılaşmak istemediğini, Suriye hava sahasını temiz bir görüş hattı elde etmek amacıyla bu denli sert bir şekilde vurduğunu vurguladı.
Bölgedeki iletişimsizlik krizine değinen Büyükelçi Tom Barrack, saldırı öncesi bildirim (haber verme) süreçlerinde yaşanan zorluklara dikkat çekti. Yeni kurulan Suriye hükümetinin tecrübesizliği nedeniyle tarafların başlangıçta kime bildirim yapacaklarını bilemediklerini ifade eden Barrack, Türkiye ve İsrail'in yapıcı yaklaşımlarıyla Amman merkezli bir 'füzyon hücresi' (ortak iletişim/operasyon birimi) kurulduğunu aktardı. Barrack, bu merkez sayesinde teknisyenlerin her gün birbiriyle iletişim kurabildiğini; Türkiye, İsrail ve Suriye arasında "Kimse birbirini içeriden çökertmek istemiyor, tansiyonu nasıl düşürürüz?" ekseninde zor ama doğru tartışmaların yürütüldüğünü belirtti.
Yayıncı Mario Nawfal’ın, bölge liderleriyle (Netanyahu, Erdoğan, El-Şara) devam eden bu diyalog ortamına rağmen herkesi şaşırtan ani İsrail saldırısının neden gerçekleştiğini sorması üzerine Barrack, kesin nedeni bilmemekle birlikte masadaki üç olası istihbarat senaryosunu paylaştı:
● Birinci ihtimal (Sahadaki Türk varlığı): İsrail'in sahada Türk askeri varlığına dair istihbarat almış olabileceği, ancak ABD ve Türk istihbaratlarının yaptığı incelemeler sonucunda bu durumun gerçeği yansıtmadığının teyit edildiği aktarıldı. Barrack, İsrail'in saldırıdan 6 gün önce bu endişesini taraflara ilettiğini hatırlattı.
● İkinci ihtimal (Acil tehdit algısı): İsrail'in kendi ağlarında yakaladığı ve acil eyleme geçme ihtiyacı hissettiren anlık bir hareketlilik olması.
● Üçüncü ve en güçlü ihtimal (Türk eğitim programının genişlemesi): İsrail'in, Türklerin bölgede Suriye hükümetine yönelik eğitim ve tedarik programını artırmayı planladığına dair bir istihbarat yakalamış olması. Barrack, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusundaki varlığının ve eğitim faaliyetlerinin mevcut statükonun meşru bir parçası olduğunun da altını çizdi.
Türkiye'nin Suriye'deki niyetlerine ilişkin ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında geçen bir diyaloğu da aktaran Barrack; Trump'ın "Suriye'ye yardım etmede bu kadar etkiliyseniz 8 Aralık'ta Suriye'yi neden tamamen almadınız?" sorusuna, Erdoğan'ın "Çünkü orayı istemiyoruz. Suriye'nin bu çok zorlu coğrafyanın tam ortasında egemen ve bağımsız bir ülke olmasını istiyoruz" şeklinde yanıt verdiğini belirtti. Barrack, Suudi Arabistan ve İsrail'in de benzer bir beklenti içinde olduğunu ifade etti.

Golan Tepeleri'ndeki İsrail sınırına 85 kilometre uzaklıkta bulunan T4 ve Palmira üsleriyle ilgili yaşanan gerilime de değinen Barrack, İsrail'in Türkiye'ye "Suriye hükümetinden emin değiliz, lütfen bu üsleri yeniden asker ve ekipmanla doldurmayın, yoksa vururuz" uyarısında bulunduğunu aktardı. Türk tarafının ise akıllıca bir diplomasi yürüterek "Biz İsrail'le savaşmak istemiyoruz" mesajını sürekli ve net bir şekilde verdiğini vurguladı.
Kamuoyunda NATO'nun 5. Maddesi'nin işletileceğine veya 3. Dünya Savaşı'nın çıkabileceğine dair dolaşan endişeleri yersiz bulduğunu belirten Barrack; İstanbul basınında yer alan Mısır'dan Maldivler'e uzanan "Büyük İsrail" haritaları ile Tel Aviv basınında yer alan "Osmanlı İmparatorluğu 2.0" haritalarının gerçeği yansıtmadığını, tarafların hiçbirinde kapsamlı bir savaş niyetinin olmadığını ifade etti.

Diplomatik arka planla ilgili çarpıcı bir detayı gün yüzüne çıkaran Barrack, İsrail'in sürpriz saldırısından hemen önce, Cuma günü, yeni Mossad Direktörü ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şabbani arasında iki saatlik oldukça olumlu bir telefon görüşmesi gerçekleştirildiğini aktardı. Şabbani'nin genç yaşına rağmen inanılmaz bir iş çıkardığını belirten Barrack, Suriye tarafının bu görüşmeden tatmin olarak yeni görüşmelere geçileceği izlenimine kapıldığını vurguladı.
Ancak iletişimin iyi gittiği sanılırken, muhtemelen sahadaki bir İsrailli komutanın yakalanan bir istihbarat üzerine, ABD veya Türkiye'ye haber verme gereği duymadan inisiyatif alıp Suriye pistlerini vurma kararı aldığı ifade edildi.
Röportajın ilerleyen bölümünde Nawfal, Barrack'ın yaşanan kriz için kullandığı "ciddi ve endişe verici" ile "iki ülke arasında doğrudan askeri çatışmayı tetikleme riski gerçekti" şeklindeki sert uyarılarını hatırlatarak, çatışmaya ne kadar yaklaşıldığını sordu.
İsrail'in saldırı kararına ilişkin net bir cevabı olmadığını ifade eden Barrack, masadaki bir diğer teorinin "İsrail'in Türkiye'yi kışkırtması (yemlemesi)" olduğunu belirtti. Türkiye'nin geçmişte benzer ihlallerde bulunan bir Rus jetini düşürdüğünü hatırlatan Barrack, sınırda bildirim yapılmadan savaş uçağı uçurmanın çok tehlikeli bir oyun olduğuna dikkat çekti. Olayın endişe verici boyutuna rağmen Türk devlet aklının itidalli davrandığını vurgulayan Barrack; Türk İstihbaratı, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı'nın saldırgan bir tutum içinde olmadığını, İsrail ile sıcak bir çatışmaya girmekle ilgilenmediklerini belirtti. Büyükelçi, Türkiye'nin asıl odak noktasının İran'dan ziyade Filistin meselesine bir çözüm bulmak olduğunun altını çizdi.
İsrail'in sürpriz Suriye saldırısına dair masadaki diğer teorileri değerlendirmeye devam eden Büyükelçi Tom Barrack, İsrail ordusu, Mossad ve Başbakanlık Ofisi arasında ciddi bir "iletişim kopukluğu" yaşanmış olabileceği ihtimaline dikkat çekti.
Mossad Direktörü'nün henüz tamamlanmamış ve bir sonraki hafta devam etmesi planlanan hassas bir arka kapı diplomasisi yürüttüğünü hatırlatan Barrack, tam o esnada sahadaki bir komutanın elindeki istihbarata dayanarak "hızlı hareket etmeliyiz" kararı almış olabileceğini belirtti. Saldırının ölümcül olmadığını, can kaybı veya yaralanma yaşanmadığını ve sadece pistlerin hedef alındığını belirten Barrack, olayın asıl tehlikeli boyutunun Türkiye'nin olası reaksiyonu olduğunu vurguladı.

Güçlü bir orduya ve istihbarata sahip olan Türkiye'nin, sınırlarına yaklaşan ve niyetini bilmediği jetler karşısında kendi savaş uçaklarını acil olarak kaldırmak (scramble) zorunda kalabileceğini belirten Barrack, "Çok şükür aklıselim devreye girdi de bunu kazasız belasız çözdük. Çoğumuz için tüm hayatımızın gözümüzün önünden film şeridi gibi geçtiği bir andı" ifadelerini kullandı.
Ortadoğu'daki mevcut durumu "hiçbir yön bulucunun (GPS) ve kutup yıldızının bulunmadığı" bir döneme benzeten Barrack, yüksek gerilim ortamında atılacak yanlış bir adımın veya komuta zincirindeki bir hatanın yıkıcı ve öngörülemeyen sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.
"Devrim Muhafızları sultası altında acı çeken İran halkına" da değinen Büyükelçi, bölgedeki bağımsız ve egemen ulusların kimseye boyun eğmeyeceğini, bu nedenle krizlerin ancak "sürekli diyalog" ile aşılabileceğini belirtti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun teknokrat düzeyinde dahi iletişim bağları kurma konusunda çok başarılı olduğunu ifade eden Barrack; kendisi, Mike Huckabee ve Steve Witkoff gibi isimlerin sahada bu diplomatik kanalları açık tutmak için yoğun çaba harcadığını aktardı.
Röportajın ilerleyen bölümlerinde yayıncı Mario Nawfal, İsrail'in Lübnan'a yönelik eylemlerine dair kişisel tutumundaki değişimi paylaşarak Barrack'a oldukça zorlu bir soru yöneltti. Bölgedeki krizin başlarında, "Hizbullah silahsızlanmalı ve İsrail Lübnan'ı vurmayı bırakıp çekilmeli" şeklinde daha nüanslı ve basit bir pozisyon savunduğunu belirten Nawfal, İsrail'in Lübnan'ın derinliklerine inerek hedeflerinde çok daha agresif hale gelmesini eleştirdi.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz'ın yıkılan evlere tepeden bakarak bu durumu gururla anlatmasının ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi isimlerin yerleşimci söylemlerinin kendisi için "çizginin aşıldığı nokta" olduğunu belirten Nawfal; bu endişelerini eski İsrail ordu sözcüsü Jonathan Conricus ve eski Başbakan Ehud Olmert'e de bizzat ilettiğini aktardı.

Hizbullah altyapısı bulunmayan sivil evlerin dahi buldozerlerle yıkıldığına dair videolar izlediğini ifade eden Nawfal, İsrail'de toprak genişletme hayali kuran azınlığın giderek güçlenmesinden duyduğu endişeyi dile getirerek Barrack'ın bu konudaki tutumunu sordu.
Yayıncı Nawfal'ın sorusunu dört ana başlıkta yanıtlayan Büyükelçi Barrack, değerlendirmesine kişisel geçmişini hatırlatarak başladı. Kendisinin Lübnan kökenli bir Maruni Katolik olduğunu vurgulayan Barrack, sivillerin öldürülmesine ve evlerin yerle bir edilmesine kesinlikle karşı olduğunu, her iki tarafın da ne kadar barbarca davranabildiğini görmekte güçlük çektiğini ifade etti. Barrack, Başkan Trump'ın da temel odak noktasının tansiyonu derhal düşürmek olduğunun altını çizdi.
Lübnan'ın iç dinamiklerine ve diplomatik çabalara da değinen Barrack şu noktalara dikkat çekti:
- ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michelle Issa'nın çok zor koşullar altında başarılı bir iş çıkardığı belirtildi.
- Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Avn'ın askeri (LAF) geçmişine sahip sağlam bir lider olduğu, Başbakan Selam'ın ise birinci sınıf bir teknokrat olduğu vurgulandı.
- Meclis Başkanı Nebih Berri'nin "Hizbullah kampı" olarak kategorize edilmesinin yanlış olduğu, kendisinin bir Şii olarak meclisteki tüm koltukları temsil ettiği hatırlatıldı.
- Lübnan'da İsrail ile görüşmeyi yasaklayan kanunlara rağmen şu an tarihi bir sürecin işlediği ve müzakerelerde 9. veya 10. tura ulaşıldığı aktarıldı.
Görevinin kimseyi savunmak değil, gerçekleri toplayıp ABD Başkanı'na sunmak olduğunu hatırlatan Barrack, konunun İsrail cephesindeki boyutunu da detaylandırdı. İsrail'in, ne zaman operasyonları durdursa Lübnan'da yerleşim alanlarının altında inşa edilmiş, "Holland Tüneli'nden bile büyük" ve içinde on binlerce roket barındıran devasa yeraltı boşlukları ve kanyonlarla karşılaştığını belirtti.

İsrail zihnindeki, "altyapıyı ve köyleri yok etmenin tek çözüm olduğu" fikrinin kulağa barbarca gelse de, Hizbullah'ın sivil alanların altına gizlenmesinden kaynaklandığını aktaran Barrack; 7 Ekim sonrası İsrail'in sınırlarında düşman bir terör örgütü barındırma riskini almayacağını netleştirdiğini vurguladı. Operasyonların artık Litani Nehri'nin güneyinden çıkıp, bir ofis binasının dördüncü katındaki Nasrallah'ı insansız hava aracıyla vurma noktasına evrildiğini hatırlattı.
Bölgedeki asıl stratejinin mimarı olarak İran'a işaret eden Büyükelçi, Tahran yönetiminin doğrudan sıcak çatışmaya (kinetik eyleme) girmek yerine Hizbullah, Hamas, Husiler ve Irak'taki İran destekli milis gruplarını kullanarak bölgeyi sürekli istikrarsız tutan zekice bir yöntem izlediğini ifade etti. Öte yandan Barrack, İsrail'in eylemlerinin dünya çapında yarattığı antisemitizm ve anti-Siyonizm algısının, kaçınılması gereken çok daha derin bir çukur kazdığına dair uyarısını da sözlerine ekledi.
Röportajın son bölümünde Lübnan'ın iç dinamiklerine ve ülkenin ekonomik çöküşüne odaklanıldı. Büyükelçi Tom Barrack, Lübnan Silahlı Kuvvetleri'nin (LAF) içinde bulunduğu zorluklara ve ülkenin yaklaşık yirmi yıllık iç savaş geçmişinden gelen mezhepsel (Sünni, Şii, Hıristiyan) bölünmüşlüğüne dikkat çekti. LAF'ın Hizbullah'ı silahsızlandırma ihtimalinin önündeki engelleri ekonomik bir çarpıklıkla örneklendiren Büyükelçi, bir Hizbullah savaşçısının ayda 2.400 dolar kazandığını, bir Lübnan askerinin ise maaşının 300 dolar civarında olduğunu hatırlattı. Hayatta kalabilmek için ek işler (barista, Uber şoförü) yapmak zorunda kalan bir Lübnan askerinden kendi akrabalarını (kuzenlerini) vurmasını beklemenin imkansız olduğunu ifade eden Barrack, silah desteği sağlanmadan ordunun böyle bir adım atamayacağını belirtti.
ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michelle Issa'nın tüm bu süreçte sivil kayıpları ve yıkımı önleyecek alternatif yollar aradığını aktaran Barrack, Hizbullah'ın silah bırakması için İran'ın sağladığı finansmanın (aylık yaklaşık 90 milyon dolar) yerini dolduracak bir alternatifin bulunması gerektiğini vurguladı.
Hizbullah üyelerinin sadece savaşmak ve savunmak istemediklerini, aynı zamanda İran fonları olmadan hayatta kalamayacaklarını savunduklarını belirten Barrack; Lübnan'da hiçbir endüstrinin bulunmadığını, ülkenin yeni hükümete rağmen yolsuzlukla mücadele ettiğini hatırlattı.
Müzakere ekiplerinin asıl amacının sıcak (kinetik) çatışmaya girmeden ve köyleri yok etmeden refah yaratacak bir tampon bölge oluşturmak olduğunu, ancak bunun tek seferlik bir olaydan ziyade uzun bir süreç gerektirdiğini ekledi.

Yayıncı Mario Nawfal'ın, "İsrail'in 10 yıl gibi bir süre statükoyu koruduktan sonra Lübnan topraklarını ilhak etme niyetinin olup olmadığı" yönündeki zorlu sorusuna yanıt veren Barrack, İsrail'in böyle bir hamleye kalkışmasını pek olası görmediğini ifade etti.
İsraillilerin zeki olduğunu ve uluslararası toplumdan böyle bir adım için izin çıkmayacağını bildiklerini savunan Barrack; Amerika'nın İsrail'e desteğinin azaldığına, genç Demokratların bile karşı çıktığına ve Başkan Trump'ın itidal çağrısı yaparak net bir çizgi çektiğine dikkat çekti. Yaklaşan seçimlere de atıf yapan Barrack, mevcut niyetleri ne olursa olsun İsrail'in ilhak senaryosunu gerçekçi bulmadığını yineledi.
Nawfal'ın, Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen İsrail'in Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni hala işgal ettiğini hatırlatması üzerine Barrack, görevinin doğrudan Suriye ve Irak'tan yönlendirme yapmak olmadığını, ancak Lübnan'ın çeperlerinde elinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştığını belirtti.

Lübnan'daki krizin çözümündeki en büyük engelin, asıl karar vericiler olan Hizbullah ve İran'ın müzakere masasında bulunmaması olduğunu vurgulayan Barrack, masada ne kadar Lübnanlı yetkili olursa olsun bu iki aktör olmadan nihai bir sonuca ulaşmanın imkansızlığına dikkat çekti. Steve Witkoff, Jared Kushner, Marco Rubio ve JD Vance gibi isimlerin eleştirilere rağmen İran ile müzakere yolları aradığını belirten Büyükelçi, İran diplomasisinin tek bir görüşmeyle veya 14 maddelik hızlı bir anlaşmayla sonuçlanacak bir yapıya sahip olmadığını ifade etti.
İran'ın Lübnan'ı kendi etki alanında gördüğünü (Lübnan'da nüfus sayımı yapılmamasına rağmen nüfusun en az yüzde 40'ını oluşturan Şiiler üzerinden) ve bu durumu küresel müzakerelerde koz olarak kullanmaya çalıştığını belirten Barrack, Lübnan yönetiminin ise İran'a boyun eğmiş görünmemek için bu bölgesel pazarlıklardan uzak durmaya çalıştığını aktardı.
Bölge ülkelerini ekonomik kapasiteleri üzerinden kıyaslayan Barrack; Irak ve Suriye'nin devasa fosil yakıt (petrol ve gaz) rezervlerine sahip olduğunu, bu sayede savaşlardan çıksalar bile toparlanabilecek bir gelecekleri ve büyük bir kaynak tabanları bulunduğunu ifade etti. Ancak Lübnan'ın durumunun çok daha kırılgan olduğunu belirten Büyükelçi, bu küçük ülkenin sadece güvenlik, şeffaflık, bankacılık, finans ve insan kaynağı üzerinden; Arapların, Yahudilerin ve Hıristiyanların bir arada yaşayabileceği eski bir medeniyet kimliğiyle ayakta kalmak zorunda olduğunu vurguladı.

Ortadoğu'daki krizlerin derinliğini ve çözümsüzlüğünü Başkan Donald Trump ile arasında geçen çarpıcı bir diyalogla anlatan Barrack, Başkan'a kriz coğrafyasını şu sözlerle açıkladığını aktardı: "Efendim, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki 57 peygamberin hepsi Karayipler'e, Kuzey Amerika'ya ya da Çin'e değil, bu çözülemez posta koduna (coğrafyaya) gönderildi. İslam'daki binlerce peygamber de bu dar bölgeye geldi. Tanrı'nın ve peygamberlerin çözemediği bu meseleyi bizim bir buçuk yıl içinde çözme fikrimiz muhtemelen oldukça zor."
Trump'ın bölge ülkelerini kendi sorumluluklarını almaya zorlayan bir dış politika izlediğini vurgulayan Barrack, tıpkı Avrupa'yı NATO bütçelerini artırmaya zorladığı gibi, Ortadoğu'da da "Amerika artık dünyadaki her şeyin kapsayıcı güvenlik garantörü olamaz, bir araya gelmelisiniz" mesajını verdiğini belirtti.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarına rağmen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve arabuluculuk konusunda yanlış anlaşılan ama başarılı bir grafik çizen Katar'ın artık öne çıkarak sorumluluk almaya başladığına dikkat çekti.

Türkiye'nin bölgesel konumunu da değerlendiren Barrack; etrafı sekiz ülke ve dört denizle çevrili, Orta Asya'dan Akdeniz'e uzanan Türkiye'nin "yeni ve güçlü bir moda" girdiğini ifade etti. Bu jeopolitik yükselişin bazı kesimleri gerginleştirse de Türkiye için harika bir gelişme olduğunu belirten Büyükelçi, Türkiye'yi "Arap olmayan, gerçekten birlikte çalışılabilir, nazik ve sevgi dolu İslami bir ülke" olarak tanımladı.
Röportajın kapanışında söz alan yayıncı Mario Nawfal, her iki uçtaki zıt grupların (İran ve Devrim Muhafızları destekçileri, İsrail ve Siyonizm yanlıları, Trump destekçileri) eleştirilerine maruz kalmanın, aslında tarafsız ve doğru yerde durulduğunun bir göstergesi olduğunu belirtti. Aynı durumun Büyükelçi Barrack için de geçerli olduğunu vurgulayan Nawfal; Laura Loomer ve Mark Levin gibi isimlerin yanı sıra bölgedeki tüm aktörlerin zaman zaman Barrack'ı eleştirmesinin, Büyükelçi'nin krizlerin tam ortasında durduğunu kanıtladığını ifade etti. Nawfal, Türkiye, İsrail, Suriye, Lübnan ve Irak arasındaki anlaşmazlıkların yanı sıra İran ve Körfez ülkelerinin de dahil olduğu bu denklemi çözmeye çalışan Barrack'ın, şu an dünyada "hayal edilebilecek en zor işi" yaptığını belirterek yayını sonlandırdı.
İlgili Haberler
Prof. Mearsheimer: İran savaşını kaybedeceğiz
11 Ağustos 2026
'Suudiler Amerikan güvenlik şemsiyesine güvenemeyeceklerini biliyor'
11 Ağustos 2026
Prof. Pape: ABD, Fars Körfezi'nde oyuncu değil izleyici konumuna düştü
11 Ağustos 2026
Filistin direnişinin iki liderinden Aksa Tufanı röportajı
10 Ağustos 2026
