Son Dakika
İnşa

Makale: 'İstediğimiz Kürdistan ile sahip olduğumuz Kürdistan arasındaki fark'

30 Ağustos 2026 16:52 Bu sayfayı yazdır Bamo Nuri

❝Bu kavşakta, çok daha sert bir gerçekçiliğe ihtiyacımız var. Sorgulamanın Kürt karşıtlığıyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.❞

Makale: 'İstediğimiz Kürdistan ile sahip olduğumuz Kürdistan arasındaki fark'
Makale: 'İstediğimiz Kürdistan ile sahip olduğumuz Kürdistan arasındaki fark' YDH
Yazı boyutu
100%
9 dk okuma

YDH ― West London Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında kıdemli öğretim görevlisi olarak görev yapan Dr. Bamo Nuri, akademik çalışmalarında Ortadoğu’daki iktidar ilişkilerini, emperyal müdahaleleri ve siyasal elitlerin güç üretme biçimlerini mercek altına alıyor. Nuri’nin Avrupa merkezli çevrimiçi medya kuruluşu The Amargi’de yayımlanan son makalesi ise Kürt siyasetindeki iç rekabeti ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yapısal sorunlarını odağına alıyor; kurumsal zafiyetlerden ekonomik krize, yolsuzluk ve patronaj ağlarından demokratik gerilemeye uzanan çok katmanlı bir tablo ortaya koyuyor. Nuri, ABD’nin Ortadoğu’daki rolünü özgürlük ve demokrasi söyleminin ötesine geçerek emperyal güç ilişkileri bağlamında değerlendirirken, Batı’nın bölgedeki nüfuzunu ve yerel siyasi elitlerle kurduğu ilişkileri de sorguluyor. Analizlerinde yalnızca devletler arası güç mücadelelerine değil, küresel ve yerel elitlerin ekonomik çıkarlarına, sınıfsal konumlarına, patronaj ilişkilerine ve iktidarın kurumsal mekanizmalarına odaklanan Nuri, Marksist düşünce ile eleştirel güç teorilerinden beslenen yaklaşımıyla Ortadoğu’daki siyasal düzenin arkasındaki maddi ve sınıfsal dinamikleri görünür kılmaya çalışıyor.

✱✱✱


Kürt siyasetine dair eleştirel yazılar kaleme almak, sıradan siyasi çekişmelerin çok ötesindeki dinamiklerle yoğrulmuş bir zemine adım atmak demektir.

Kürt siyasi bilinci, soykırımın, sürgünlerin, kimyasal saldırıların, zorunlu asimilasyonun, parçalanan toprakların ve bölgesel ya da küresel güçler tarafından defalarca yüzüstü bırakılmanın yarattığı o ağır ve birikmiş yükü taşır.

Enfal ve Halepçe'nin anısı, tozlu sayfalarda kalmış uzak bir geçmiş değildir.

Kürtlerin siyasi hedeflerinin defalarca kışkırtılıp ardından yarı yolda bırakıldığı ihanetler, isyanlar ve jeopolitik pazarlıklar da öyle...

Hâl böyleyken, birçok Kürt için Kürdistan, sıradan bir siyasi proje gibi değerlendirilemez.

Bu mefhum, onurdan, güvenlikten ve yaşama hakkından mahrum bırakılmış nesillerin ardından hayatta kalmayı, haysiyeti ve güvenli bir gelecek ihtimalini temsil eder.

Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bu hassasiyeti küçümsemek yerine anlamaya çalışmalıyız.

Ancak bu anlayış, eleştirel düşünme yetimizden vazgeçmemizi gerektirmez. Tam aksine, bunun zıddı geçerli olmalıdır.

Şayet Kürt kazanımları böylesine ağır bedeller ödenerek elde edildiyse, bu değerler eleştiriden muaf tutularak değil, bilakis titiz bir analiz süzgecinden geçirilerek korunmayı hak eder.

Asıl tehlike, bir hükümete, partiye veya siyasi bir stratejiye yöneltilen eleştirinin, doğrudan Kürdistan'a duyulan bir düşmanlıktan ayırt edilemez hâle geldiği o ince çizgide başlar.

Unutulmamalıdır ki bir ulus, hükümetinden çok daha büyüktür. Bir halk, siyasi partilerinden çok daha kapsayıcıdır. Yurtseverlik ise sorunların adını koymaktan kaçındığımızda onların kendiliğinden yok olacağı yanılsamasına kapılmak asla değildir.

Son makaleme gelen tepkilerin gösterdikleri

The Amargi için kaleme aldığım son yazıda, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin yükselişini ve bugün içine sürüklendiği o giderek kırılganlaşan yapıyı mercek altına almıştım.

Oradaki temel argümanım, ne Kürdistan'ın kelimenin tam anlamıyla “çöktüğü” ne de Kürt deneyiminin değersizleştiğiydi.

Bilakis yazı, olağanüstü bir tarihsel başarının hakkını teslim ederek başlıyordu: Iraklı Kürtler, yirminci yüzyılın en acımasız kıyımlarından birinin kurbanı olmaktan çıkmış; kendi kurumları, silahlı kuvvetleri, uluslararası ilişkileri ve kayda değer ekonomik özerkliği olan, anayasal zeminde tanınmış siyasi aktörlere dönüşmüşlerdir.

Ancak tam da bu başarılar hayati bir önem taşıdığı için, 2003'ten bu yana biriktirilen bazı avantajların nasıl eriyip gittiğini inceleme cesaretini de göstermeliyiz.

Maaş krizleri, kurumsal parçalanmalar, ekonomik dışa bağımlılık, Kürtlerin kendi içindeki rekabeti, Bağdat ile yaşanan bitmek bilmez anlaşmazlıklar, demokratik eksiklikler ve siyasi alanın giderek daralması gibi devasa sorunlar, sırf yokmuş gibi davrandık diye buharlaşıp kaybolmaz.

Elbette Bağdat, bu sorunların bazılarında ciddi bir vebal taşıyor. Bölgesel jeopolitiğin yanı sıra, 2003 sonrası Irak'ının o anayasal belirsizliği de bu tabloda muazzam bir etkiye sahip.

Ne var ki, dış unsurların taşıdığı bu sorumluluk, iç aktörlerin kendi iradelerini ve eylemlerinin sonuçlarını ortadan kaldırmaz.

Tüm bunlara rağmen, yazıma gelen bazı tepkiler çok daha derin bir sorunu gün yüzüne çıkardı.

Yönelttiğim eleştiriler, bazı kesimlerce verileri tartışmaya açan bir davet olarak değil; davaya yeterince sadık kalınmadığının bir kanıtı gibi algılandı.

Bu refleksif ve içgüdüsel yaklaşım hepimizi endişelendirmeli. Eğer rahatsız edici gerçeklere vereceğimiz tek tepki, meselenin özünü tartışmak yerine onu dile getiren kişinin kimliğini veya niyetini sorgulamak olacaksa, orada siyasi aklın yerini çoktan duygusal bir zabıta mekanizması almış demektir.

Milliyetçilik, gerçeklerden kaçışın kalkanı olmamalı

Aslında bunun yaşanmasının çok anlaşılır bir nedeni var. Devletsiz ve tarihsel süreçte sürekli zulüm görmüş halklar, doğaları gereği korumacı siyasi kültürler geliştirir.

Bir topluluğun varlığı ve meşruiyeti dış güçlerce defalarca inkâr edildiğinde, içeriden yükselen her eleştirel sese düşmana cephane taşıyormuş gibi bakılabilir. Baskın çıkan içgüdü hep şudur:

“Zaten bize saldıran yeterince insan var, bir de biz neden kendimizi vuralım?”

Oysa bu durum son derece tehlikeli bir paradoks yaratır: Ulusal proje ne kadar kutsallaşırsa, o projeye asıl zarar verecek olan iç başarısızlıkları tartışmak da bir o kadar imkânsız hâle gelir.

İşte tam da bu yüzden, “kolektif bir öz saygı” olarak yeşeren milliyetçilik ile, eleştirilemez bir “entelektüel dokunulmazlık” zırhına dönüşen milliyetçilik arasındaki o ince çizgiyi çekmek zorundayız.

Kürt haklarını savunmak, Erbil veya Süleymaniye'de alınan her karara kayıtsız şartsız biat etmeyi gerektirmez.

Yolsuzluğu eleştirmek, kimseyi Kürt düşmanı yapmaz. Bir ekonomi politikasının işe yarayıp yaramadığını sormak ihanet sayılmaz. Bir siyasi partinin duruşunu sorgulamak, Kürdistan'ın meşruiyetini kökünden sarsmak anlamına gelmez.

Aslına bakarsanız, liyakatli kurumlar, hesap verebilir bir yönetim ve düzenli ödenen maaşlar talep etmek son derece yurtseverce bir tavırdır; zira tüm bunlar, Kürt siyasi projesinin sarsılmaz bir temele oturmasını istemekten başka bir şey değildir.

Gösteri çağı bu açmazı daha da derinleştiriyor

Siyaseti giderek devasa bir “gösteri” sahnesi gibi algıladığımız günümüzde, bu zorluk çok daha keskin bir hâl alıyor.

Sosyal medya denen o yapı; mutlaklığı, öfke krizlerini ve kimlik şovlarını âdeta ödüllendiriyor. Üzerine düşünülmüş karmaşık argümanlar ağır ağır yayılırken, asılsız suçlamalar ışık hızıyla dolaşıma giriyor.

Kürt özerkliğinin olağanüstü bir tarihsel başarı olduğunu ancak bir yandan da çok ciddi yapısal krizlerle boğuştuğunu anlatan sağduyulu bir analiz, Kürdistan'ın ya şaha kalktığını ya da yerle yeksan olduğunu haykıran on beş saniyelik o sığ videolara karşı ne yazık ki varlık gösteremiyor.

Algoritmalar kahramanları ve hainleri seviyor

Algoritmaların bizi sürekli bu siyah-beyaz kategoriler içine hapsetmesine var gücümüzle direnmek zorundayız. Çünkü siyaset, bu kadar basit kalıplara nadiren sığar.

Bir hükümet tarihi bir zafere imza atabilir ama hemen ardından berbat bir yönetim sergileyebilir. Bağdat Kürtlerin haklarını gasp ederken, eş zamanlı olarak Kürt liderler de akıl almaz stratejik hatalara düşebilir.

Dış güçler Kürtlerin kendi içindeki çatlakları acımasızca kullanırken, bu bölünmeler aynı zamanda Kürtlerin kendi kendilerine verdikleri kalıcı bir hasar olmaya devam edebilir. Görünüşte birbiriyle çelişiyormuş gibi duran iki önerme, pekâlâ aynı anda doğru olabilir.

Bahsettiğimiz bu gösteri çağı, aynı zamanda milliyetçiliği göze sokulan bir sahne performansı olarak yaşama baskısı da yaratıyor.

Bayraklar, hamasi sloganlar, imgeler ve abartılı sadakat yeminleri; vatanseverliğin, kurumsal liyakate kıyasla çok daha kolay ölçülebilen ucuz kriterlerine dönüşüyor.

Oysa dalgalanan hiçbir bayrak bir öğretmenin maaşını ödemez; atılan hiçbir slogan çöken bir ekonomiyi canlandıramaz ve viral olan hiçbir video Erbil ile Bağdat arasındaki o kördüğümü çözemez.

Semboller uluslar için, bilhassa da kalbi yaralı halklar için hayati bir önem taşır ancak işleyen sağlam kurumlar olmadan sergilenen o hamasi sembolizm, eninde sonunda sadece o kurumların yokluğunu örtbas etmeye yarayan bir makyaja dönüşür.

Gerçekçilik, kötümserlik demek değildir

İşte tam da bu kavşakta, çok daha sert bir gerçekçiliğe ihtiyacımız var.

Gerçekçilik, Kürtlerin siyasi hedeflerinden vazgeçmesi demek değildir; aksine, bu hedeflerin yeşermesi gereken o acımasız coğrafyayı doğru okumak demektir.

Kürtler, birbiriyle kıyasıya rekabet eden, çıkar odaklı büyük devletlerin hüküm sürdüğü bir bölgede yaşıyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı güçler Kürtlerin özgürlük hayallerine sempatiyle bakabilir; ancak devletler en nihayetinde sadece kendi çıkarlarının matematiğini yapar.

Washington'ın Kürtlerle olan ilişkisi, geçmişte hem gerçek bir müttefiklik içerdiğini hem de çok katı sınırları olduğunu defalarca kanıtladı. Ciddi hiçbir siyasi akıl, müttefikliği kayıtsız şartsız bir garanti senediyle karıştırmaz.

Aynı soğukkanlılık; bağımsızlığa, petrole, Bağdat ile yürütülen ilişkilere ve bölgesel ittifaklara dair beklentilerimizi de şekillendirmelidir.

Bir yandan belirli bir siyasi ufku arzularken, diğer yandan mevcut güç dengelerinin buna şu an için geçit vermeyebileceğinin gayet farkında olabiliriz.

İçimizdeki siyasi ateşi diri tutmak ile o hedefin önünde duran sarp kayalıkları doğru teşhis etmek arasında en ufak bir çelişki yoktur.

İşin aslına bakarsanız, hayalperest beklentiler katı gerçekçilikten çok daha yıkıcı olabilir; zira bu ham hayaller, toplumları içinde debelendikleri gerçek dünyaya göre değil, sırf kendi kafalarında kurdukları o ütopik dünyaya göre karar almaya iter.

Hâl böyle olunca, o büyük beklentiler jeopolitik gerçeklerin duvarına çarptığı anda; yaşanan o derin hayal kırıklığı hızla aşağılanma hissine, kontrolsüz bir öfkeye ve zehirli ihanet suçlamalarına dönüşüverir.

Çok daha özgüvenli bir Kürt siyasi kültürüne ihtiyacımız var

Tüm bu karamsar tabloya vereceğimiz yanıt; Kürtlüğümüzden ödün vermek, iddialarımızdan vazgeçmek veya tarihimizle olan o duygusal bağımızı koparmak kesinlikle olmamalıdır.

Bizim asıl yanıtımız, içten veya dıştan gelen hiçbir eleştirinin bizi artık korkutamadığı o sarsılmaz öz güven seviyesine ulaşmak olmalıdır.

Söylenenleri peşinen mahkûm etmeden önce okuyup anlamalı; somut veriyi ucuz provokasyondan ve geçici hükümetleri kalıcı uluslardan ayırt edebilmeliyiz.

Altı boş olduğunda eleştirenlere en sert şekilde meydan okumalıyız; ancak gerçekler yüzümüze vurduğunda, dönüp kendi mahallemize de meydan okuyabilme cesaretini göstermeliyiz.

Ve en önemlisi, konforumuzu bozan o rahatsız edici sorulara birer “ihanet” veya “sadakatsizlik” belgesiymiş gibi muamele etmekten derhâl vazgeçmeliyiz.

Kürt tarihi, bize acıyı ve aidiyeti en derinden hissetmemiz için gereken her türlü nedeni fazlasıyla sunar. Kürt siyaseti ise bizi olaylara soğukkanlı ve itidalli yaklaşmaya mecbur bırakan binlerce sebeple doludur. Bizim bu ikisine aynı anda ihtiyacımız var.

Kurumların neden tel tel döküldüğünü, maaşların neden hâlâ bir lütuf gibi belirsiz olduğunu, iç kavgaların neden bir türlü bitmediğini veya izlenen stratejilerin Kürdistan'ı gerçekten güçlendirip güçlendirmediğini sorgulamanın Kürt karşıtlığıyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.

Asıl büyük felaket, insanların “hain” damgası yemeden bu en temel soruları dahi soramayacağı o zehirli siyasi iklimi bizzat kendi ellerimizle yaratmaktır.

Kırılgan ve korkak bir milliyetçilik sadece alkış ve biat bekler; oysa kendine güvenen, ayakları yere basan bir milliyetçilik en sert sorgulamalara bile göğüs gerebilir.

Ve Kürt tarihinin tam da bu kırılma noktasında, ulusal hayallerimize yapabileceğimiz en büyük hizmet; birbirimize sadece duymak istediklerimizi fısıldamak değildir.

Asıl hizmet; durduğumuz yere cesaretle bakabilmek, bu noktaya nasıl sürüklendiğimizi idrak edebilmek ve bir sonraki adımımızı şovdan, fantezilerden ve korkulardan tamamen arınmış bir gerçekçilikle atabilme iradesini kuşanmaktır.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler