İran'a karşı savaşın dinamikleri ve olası senaryolar
❝Mevcut tablodan çıkarılacak en net sonuç, Amerika Birleşik Devletleri'nin şu aşamada füzeleri ve bölgesel sorunları da kapsayan geniş çaplı bir sözleşme değil, sınırları net çizilmiş dar bir nükleer anlaşma peşinde koştuğudur.❞
YDH ― Islamic World Haber Ajansı’nda yayımlanan analiz, ABD-İsrail’in Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı kapsamlı savaşın arka planını, sahadaki tıkanmayı ve tarafların uygulamaya koyduğu yeni nesil stratejileri ele alıyor. Analizde, ABD’nin istediği sınırlı nükleer anlaşmanın kalıcı bir çözüm amacı taşımadığı; asıl hedefin zaman kazanmak, içine düşülen askeri çıkmazdan kurtulmak ve gelecekte uygulanacak yıpratma stratejilerinin zeminini hazırlamak olduğu belirtiliyor.
✱✱✱
ABD ve Siyonist rejimin Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı savaş, Çin’i çevreleme, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu kırma ve İran’ın iç direnci ile zayıf noktaları üzerine yapılan yanlış hesaplara dayanan kapsamlı bir stratejinin ürünüydü.

Ancak bu strateji, sistemin beklenmedik direnişi ve Hürmüz Boğazı'nda yaşanan stratejik sürprizle birlikte, saldırganlar açısından tam bir hezimete dönüştü.
Sahada içine düştüğü bu çıkmazın ardından ağır küresel bedellerle yüzleşen Washington, krizi yönetebilmek ve zaman kazanmak adına “Operasyonel Yayılma” stratejisini devreye sokmaya çabalıyor; böylece Fars Körfezi'ni pas geçip geçici olarak “sınırlı bir nükleer anlaşmaya” odaklanmayı hedefliyor.
Buna karşılık Tel Aviv, bir yandan askeri altyapısını ABD ile entegre ederken diğer yandan çatışma cephesini Lübnan Hizbullah'ını kuşatacak şekilde genişletiyor.
Eşzamanlı olarak, bilişsel ve enformasyon savaşlarına hız verip güvenlik karşıtı hareketleri kışkırtarak, İran'ı içeriden yıpratma ve ülkedeki etnik, sosyal sorunları derinleştirme projesini sürdürüyor.

ABD ve Siyonist rejime ait deniz ve hava kuvvetlerinin 28 Şubat 2026'da İran İslam Cumhuriyeti topraklarına yönelik ortak saldırısıyla patlak veren bu büyük çaplı savaş, Batı Asya'nın jeopolitik tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir dönüm noktası sayılıyor.
Başkent Tahran'ın ve diğer İran şehirlerinin bombalanmasıyla fitili ateşlenen bu açık savaş, aniden ortaya çıkan bir askeri çatışmadan ibaret değildi.
Aksine, yirmi yıllık stratejik bir rekabetin, bölgesel düzendeki dönüşümün ve Washington ile Tel Aviv'in Batı Asya'daki güç dengesini yeniden inşa etme çabasının kaçınılmaz bir sonucuydu.
Bu savaşın temel nedenlerini tam manasıyla kavrayabilmek ve söz konusu askeri patlamaya zemin hazırlayan olaylar zincirini doğru okuyabilmek için, küresel ve bölgesel faktörler ile İran'ın iç dinamiklerini birbirlerinden ayırarak derinlemesine analiz etmek gerekiyor.
Savaşın dış ve bölgesel faktörleri
Analitik bir perspektifle yaklaşıldığında, savaşı iki ana düzlemde açıklamak mümkündür. İlk olarak; ABD ve Siyonist rejim, Çin'i çevreleme stratejisi bağlamında Batı Asya'yı enerji güvenliği ve Pekin'in jeoekonomik planları açısından hayati bir bölge olarak görüyor.

Bu doğrultuda, İran'ı zayıflatmayı ve bölgesel nüfuzunu kırmayı; Çin'in Fars Körfezi'ne erişimini kısıtlamanın, bölgesel düzeni yeniden şekillendirmenin ve küresel enerji piyasası üzerindeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmenin en etkili yolu olarak değerlendiriyorlar.
İkinci düzlemde ise 2003 sonrası yaşanan gelişmeler yatıyor. Taliban ve Saddam rejimlerinin devrilmesi, Lübnan'daki 33 Gün Savaşı, Suriye yönetiminin ayakta kalması ve Yemen'de Ensarullah'ın yükselişi gibi olaylar, İran'ın bölgesel nüfuzunu hızla genişletmesini sağladı. Böylece Tahran'dan Beyrut ve Sana'ya kadar uzanan güçlü bir müttefik ağı ortaya çıktı.
ABD ve Siyonist rejimin penceresinden bakıldığında, bu süreç İran'ın bölgesel bir güç konumuna yerleşmesini pekiştirdi. Dolaylı kuşatma politikalarının etkisiz kalması sonucunda ise Washington ve Tel Aviv'deki şahin kanatlar arasında doğrudan askeri çatışmaya girme fikri ağırlık kazandı.
İç faktörler ve tetikleyiciler
İç dinamiklere bakıldığında; 2025 sonu ile 2026 başlarında yaşanan ağır ekonomik baskılar ve toplumsal protestolar, ABD ile Siyonist rejim cephesinde İran siyasi sisteminin direncinin ciddi ölçüde kırıldığı algısını yarattı.

Öyle ki, dışarıdan gelecek olası bir saldırının ülkeyi iç karışıklığa sürükleyeceği ve rejimin çöküşünü hızlandıracağı hesabı yapılıyordu. Dahası, Haziran 2025'te yaşanan 12 günlük sınırlı çatışma, İran'ın misilleme kapasitesini ölçmek adına operasyonel bir test olarak görüldü ve buradan elde edilen veriler gelecekteki planlamaların temelini oluşturdu.
Tüm bu faktörlere ek olarak, Washington'ın özellikle Venezuela gibi bazı dış müdahalelerden çıkardığı olumlu dersler, Trump yönetiminde temelsiz bir özgüvene yol açtı. Askeri baskının ve yıldırım harekatlarının, uzun bir yıpratma savaşına gerek kalmadan karşı tarafı teslim olmaya zorlayacağı inancı iyice pekişti.
Diplomatik süreçlerin de çıkmaza girmesiyle birlikte birleşen tüm bu koşullar, Şubat 2026'da savaşın düğmesine basılmasına nihai zemini hazırladı.
ABD-İsrail'in hesaplı başarısızlığı
İlk etapta elde ettikleri başarılara rağmen, ABD ve İsrail yönetimi birkaç temel noktada büyük hesap hataları yaptı. Öncelikle, İran'ın siyasi ve güvenlik mimarisini kırılgan ve şahıslara endeksli bir yapı sanıyorlardı.

Oysa savaşın başlamasıyla birlikte, ülkenin komuta kademesini hızla yenileme ve karar alma mekanizmalarını kesintisiz işletme kabiliyetinin sapasağlam ayakta olduğu gün yüzüne çıktı. İkinci büyük yanılgıları, halktaki ekonomik ve sosyal hoşnutsuzluğu yanlış okumalarıydı; olası bir dış müdahalede toplumun rejim değişikliğine arka çıkacağını düşündüler.
Beklentilerin tam aksine, dışarıdan gelen bu askeri işgal girişimi içerideki kutuplaşmaları geçici de olsa törpüleyip toplumu kenetledi. Saldırgan güçler aynı zamanda İran'ın askeri kapasitesini ve toparlanma refleksini de hafife almıştı; öyle ki, ilk dalga saldırıların ardından ülkenin füze ve insansız hava aracı cephaneliğinin çok büyük bir kısmı sağlam kalmayı başardı. Öte yandan, dengeleri altüst eden asıl stratejik sürpriz İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kilitleme kapasitesinden geldi. Bu beklenmedik hamle bir yandan enerji piyasalarını darboğaza sokarken, diğer yandan krizin ateşini tüm bölgeye yayarak savaşın hem siyasi hem de ekonomik faturasını ağırlaştırdı.
Genel tabloya bakıldığında tüm bu süreç, ABD ve İsrail'in İran'ın yönetim direncine ve savaş hedeflerine hızlıca ulaşabilme ihtimaline dair yaptıkları ilk tahminlerin sahadaki gerçeklere adeta tosladığını kanıtladı.
ABD-İsrail ordularının entegrasyonu
ABD ve İsrail ordularının giderek iç içe geçmesi, iki ülke arasındaki ilişkileri basit bir askeri destek formatından çıkarıp savunma sanayiinde yapısal bir entegrasyona taşıyacak.
Bu entegrasyon sayesinde taraflar; Ar-Ge, silah üretimi, istihbarat paylaşımı ve yeni nesil teknolojilerin geliştirilmesi gibi kritik alanlarda ortak bir operasyon ağına dönüşecek.

Ana hedef şüphesiz caydırıcılığı pekiştirmek ve askeri güçte bir sinerji yaratmak. Ancak eleştirmenler, böylesi derin bir kenetlenmenin Washington'ın karar alma bağımsızlığını zedeleyeceği ve ABD güvenlik mimarisini Tel Aviv'in stratejik önceliklerine mahkûm edeceği uyarısında bulunuyor. Nihayetinde ABD ve müttefikleri, Hürmüz Boğazı'nı sadece askeri güç kullanarak açık tutmaya çalışmanın son derece zorlu, maliyetli ve belirsizliklerle dolu olduğu gerçeğiyle yüzleşti.

Tam da bu yüzden, küresel ekonominin bu hayati şah damarına olan bağımlılığını kırmak amacıyla "Taşma Operasyonu" adını verdikleri yepyeni bir altyapı stratejisini masaya yatırdılar.
Bu senaryo kapsamındaki adımları şu şekilde özetleyebiliriz: İlk etapta, Suudi Arabistan'ı Kızıldeniz'e bağlayan Doğu-Batı Boru Hattı ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden Umman Körfezi'ne uzanan Habşan-Füceyre boru hattı ağının kapasitesi devasa ölçüde artırılacak.
Böylece Hürmüz Boğazı devre dışı bırakılarak alternatif enerji koridorları yaratılacak. Ardından, Mısır'daki İskenderiye SUMED boru hattı sistemi, işgal altındaki topraklarda bulunan Aşkelon limanı ve Umman'daki Dukm terminali üzerinden, yeni boru hatlarını mevcut altyapıya fiziksel olarak entegre etme çabaları hız kazanacak. Son aşamada ise tüm bu alternatif güzergâhları, olası saldırılara karşı Ukrayna savaşındakine benzer kapsamlı İHA savunma kalkanlarıyla donatmak hedefleniyor.
Tüm bu stratejinin tek bir amacı var: İran'ın elindeki son ekonomik caydırıcılık kozunu yok etmek ve Hürmüz Boğazı üzerindeki uzun vadeli coğrafi hakimiyetini tamamen kırıp etkisiz hale getirmek.
Sınırlı anlaşma mı, kapsamlı anlaşma mı?
Mevcut tablodan çıkarılacak en net sonuç, Amerika Birleşik Devletleri'nin şu aşamada füzeleri ve bölgesel sorunları da kapsayan geniş çaplı bir sözleşme değil, sınırları net çizilmiş dar bir nükleer anlaşma peşinde koştuğudur.

Bu durum, Washington'ın sahadaki gerçeği kabullendiğini gösteriyor. İlk hesapların aksine İran'ın son derece dirençli bir yapıya sahip olduğunu ve kısa vadede hem ABD'nin hem de Siyonist rejimin tüm hedeflerine eşzamanlı olarak ulaşmasının imkânsızlığını nihayet fark ettiler.
Hal böyleyken, krizin daha da tırmanmasını ve faturanın giderek kabarmasını engellemek isteyen Trump yönetimi, mecburen ağırlığı yalnızca nükleer meseleye vermeyi tercih ediyor.
Bu yaklaşım değişikliği, büyük ölçüde savaşın getirdiği sonuçlardan ve ABD ile müttefiklerinin ödemek zorunda kaldığı ağır bedellerden kaynaklanıyor.
Öyle ki, bolca tüketilen önleyici füzelerin maliyetinden Hürmüz Boğazı'nın abluka altına alınmasının yarattığı yıkıcı etkilere, fırlayan enerji fiyatlarından iç piyasadaki ekonomik daralmalara ve tüm bunların ABD seçimleri ile kamuoyu üzerindeki siyasi yansımalarına kadar uzanan geniş bir endişe yelpazesi söz konusu.

Buna karşılık Siyonist rejim, İran'ın uranyum zenginleştirme altyapısının kökten yok edilmesi gerektiği yönündeki ısrarını sürdürüyor.
Dahası, İran'ın füze kapasitesini ve bölgesel müttefik ağını hesaba katmadığı için bu sınırlı anlaşmayı son derece yetersiz ve riskli buluyor.
Ne var ki ABD'nin bu sınırlı anlaşmayla güttüğü asıl amaç İran meselesini kökten çözmek değil; aksine krizi yönetebilmek, sahada içine düştüğü çıkmazı aşmak ve sarsılan konumunu yeniden toparlayabilmek için zaman kazanmak.
Bu doğrultuda Washington, bir yandan ekonomik baskının dozunu yüksek tutup İran'ın bölgesel nüfuzunu tırpanlamayı hedeflerken, diğer yandan sınırlı ve kontrollü yaptırım hafifletmeleri üzerinden yepyeni bir yıpratma stratejisi kurgulamaya çabalıyor. Dolayısıyla, bu perspektiften bakıldığında söz konusu sınırlı anlaşma, krizi geçici süreliğine dizginleyecek ve gelecekte çok daha ağır baskılar kurabilmek adına uygun zemini hazırlayacak işlevsel bir araç olarak görülüyor.
Kriz cephesindeki odak kayması

Trump yönetimi ağırlığı ekonomik enstrümanlara ve diplomatik kanallara verirken, İsrail rejimi kendi başına bağımsız hareket etme senaryosunu işletmeye devam ediyor. İsrail'in “İran'ın artık kan kaybettiği ve zayıfladığı” yönündeki tespiti ışığında, güvenlik kabinesinin odak noktası da Tahran'dan Lübnan ve Hizbullah'a kaymış durumda.
İsrail rejimi, Hizbullah'ın manevra alanını daraltmak ve yeniden silahlanmasının önüne geçmek için yeni askeri seçenekler arayışına girse de Trump, İsrail'in Beyrut'a yönelik saldırılarını genişletme fikrine kesin bir dille karşı çıkıyor.
Toplumsal fay hatlarını derinleştirmek
Bu senaryo, herhangi bir askeri işgale yeltenmeden azami baskıyı doğrudan içeriden kurmayı hedefleyen, kontrollü bir yıpratma ve parçalama stratejisi üzerine inşa ediliyor.

Bu plan doğrultusunda Siyonist rejim ve ona bağlı istihbarat birimleri, en azından 2021 yılından bu yana ülkedeki toplumsal kutuplaşmayı ve etnik fay hatlarını daha da derinleştirmek maksadıyla son derece karmaşık psikolojik ve enformasyon operasyonları tezgâhlıyor.
Yürütülen bu psikolojik savaşın ve enformasyon sızmalarının en bariz örneği ise "Rüstem Kasım" fotoğraflarının servis edilmesi olayıdır; nitekim rejim ajanları, bu kumpası bizzat tasarlayıp uygulamaya koyduklarını sonradan açıkça itiraf ettiler.
Sızma odaklı bu hamleler, bugün Ceyşü'z-Zulm gibi militan grupların sahadaki hareketliliğiyle ve Ocak ayında sınır bölgelerinde patlak veren protestolarla birebir örtüşüyor.
Nihai hedef ise çok net: Elden ele pompalanan gizli silah sevkiyatları, istihbarat paylaşımları ve devasa bir medya desteğiyle, hedef ülkeyi bitmek bilmeyen bir iç kriz sarmalına sürüklemek.
Çeviri: YDH




