ABD, Kuveyt'in İsrail'le normalleşme sürecinin itici gücü
"En muhtemel rota, Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına resmen katılmaksızın bazı gayriresmi işbirliklerine doğru kademeli ve sınırlı adımlarla ilerlemesidir."
YDH - Islamic World News portalının yer verdiği bu araştırma, ABD'nin Kuveyt'i İbrahim Anlaşmalarına dahil etme yönündeki baskılarını ve bu ülkenin Siyonist rejimle ilişkileri normalleştirme konusundaki stratejik hesaplarını ele alıyor. Çalışma, Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına katılması için maruz kaldığı Amerikan baskılarını ve Siyonist rejimle normalleşme meselesindeki stratejik tercihlerini irdeliyor. Diğer yandan ABD'nin Kuveyt'i İbrahim Anlaşmalarına katmaya dönük tazyiklerini ve Kuveyt yönetiminin Siyonist rejimle normalleşmeye dair stratejik değerlendirmelerini inceliyor.
Bu araştırma, ABD'nin Kuveyt'i İbrahim Anlaşmalarına dahil etme yönündeki baskılarını ve bu ülkenin Siyonist rejimle ilişkileri normalleştirme konusundaki stratejik hesaplarını ele alıyor. Bulgular, Washington'ın Batı Asya'daki güvenlik düzenini yeniden tanzim etme, İran'ı çevreleme ve İsrail'in güvenlik konumunu pekiştirme stratejisi doğrultusunda Kuveyt'i bu sürece dahil etmeye çalıştığını gösteriyor; ancak Kuveyt, Filistin davasına verilen tarihsel destek, kamuoyunun geniş çaplı muhalefeti, hukuki kısıtlamalar, İran ile dengeli ilişkileri sürdürme gerekliliği ve enerji güvenliğinin bütünüyle Hürmüz Boğazı'na bağımlı olması gibi bir dizi caydırıcı etkenle karşı karşıya bulunuyor. Buna karşılık Amerikan baskıları, iç iktidar yapısındaki dönüşümler, Birleşik Arap Emirlikleri ile yakınlaşma ve 2026 savaşının doğurduğu güvenlik kaygıları, Kuveyt'in geleneksel politikasını gözden geçirmesine zemin hazırlayan saikler oluşturuyor. Dolayısıyla Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına resmi düzeyde katılımı kısa vadede ciddi engellerle karşılaşsa da en muhtemel senaryo, resmi bir normalleşme ilanı olmaksızın İsrail ile güvenlik ve istihbarat işbirliğinin kademeli ve gayriresmi biçimde genişletilmesidir; bu gidişat, Basra Körfezi'nin güvenlik mimarisi, İran ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler ve Filistin davasının geleceği açısından önemli sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor.
Sorun Tanımı ve Raporun Odaklandığı Temel Sorular
Bölgede 2026 savaşı sonrasında yaşanan jeopolitik dönüşümler ve tırmanan güvenlik rekabeti, Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin dış politika dengelerini yeni bir evreye taşıdı. Geçtiğimiz on yıllar boyunca Filistin meselesine kesintisiz desteği, Siyonist rejimle normalleşmeye karşı duruşu ve bölgesel aktörlerle dengeli bir dış politika yürütmesiyle öne çıkan Kuveyt, bugün geleneksel yönelimlerini sarsabilecek çok yönlü bir baskı çemberine girmiş durumda. ABD'nin İbrahim Anlaşmalarını genişletme yönündeki tazyiklerinin artması, Kuveyt'in siyasi sistemindeki yapısal dönüşümler, ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri ile daha da yakınlaşması ve değişen bölgesel güvenlik ortamı, Kuveyt'in dış politikasını yeniden tanımlamanın eşiğinde mi durduğu yoksa tarihsel ilkelerine bağlı mı kalacağı sorusunu gündeme getiriyor.
Böyle bir tabloda, ABD'nin Kuveyt'e uyguladığı baskının arkasındaki saiklerin, Kuveytli liderlerin stratejik hesaplarının ve bu sürecin Basra Körfezi'ndeki güç dengesi ile güvenlik düzenine olası yansımalarının incelenmesi özel bir ehemmiyet taşıyor. Buradan hareketle bu araştırma, analitik bir yaklaşımla ABD'nin İbrahim Anlaşmalarına katılması için Kuveyt'e uyguladığı baskının muhtelif boyutlarını irdelemeyi; bunun Kuveyt iç politikası, bölgesel güvenlik ve Körfez düzeninin geleceği üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendirmeyi amaçlıyor. Çalışma temel olarak şu üç soruya yanıt arıyor: İlk olarak, ABD'nin İbrahim Anlaşmalarına katılması için Kuveyt üzerindeki baskıyı artırmasının ardındaki temel saikler ve hedefler nelerdir? İkinci olarak, Kuveyt'in Siyonist rejimle ilişkileri normalleştirmeye dönük stratejik hesaplamalarını hangi iç, bölgesel ve uluslararası dinamikler belirlemektedir? Üçüncü olarak ise bu senaryonun gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi, Basra Körfezi'nin güvenliği, bölgesel güç dengesi ve Filistin meselesinin geleceği bakımından ne tür sonuçlar doğuracaktır?
1. ABD'nin Kuveyt'i İbrahim Anlaşmalarına Katılması İçin Baskılamasının Saikleri ve Hedefleri
ABD'nin İbrahim Anlaşmalarına yönelik politikasını yalnızca Arap ülkeleri ile Siyonist rejim arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi çerçevesinde okumak yetersiz kalır; bu girişim, Washington'ın bölgedeki güvenlik düzenini yeniden tanzim etme ve bölgedeki doğrudan Amerikan askeri varlığının maliyetlerini düşürme yönündeki büyük stratejisinin bir parçasıdır. Bu zaviyeden bakıldığında, İbrahim Anlaşmalarının başta Kuveyt olmak üzere diğer Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine teşmil edilmesi, ABD ve Siyonist rejimle aynı doğrultuda hareket eden bir güvenlik ortakları ağının kurulmasını hedefler; bu ağ, İran'ın bölgesel nüfuzu karşısında caydırıcı bir işlev görecektir.
Donald Trump yönetimi, tırmanan bölgesel gerilimlerin ve 2026 savaşının ardından, daha fazla ülkenin İbrahim Anlaşmalarına dahil edilmesini Ortadoğu politikasının ana omurgalarından biri haline getirmeye çalıştı. Trump'ın bu anlaşmaya katılmasını istediği ülkelerin çoğu, Suudi Arabistan dahil olmak üzere, direnmek için kendilerine has gerekçelere sahip. Ancak Kuveyt, böylesi bir direniş sergileme kurumsal kapasitesini zamanla aşındıran köklü dönüşümler yaşıyor. Bu doğrultuda Kuveyt; jeopolitik konumu, Amerikan askeri güçlerine ev sahipliği yapması, Körfez İşbirliği Konseyi üyeliği ve Washington ile geleneksel bağları sebebiyle müstesna bir yere sahip bulunuyor. Amerikalı karar vericilerin gözünde Kuveyt'in bu anlaşmaya dahil olması, yalnızca normalleşen ülkeler halkasını tamamlamakla kalmayacak; aynı zamanda ABD ve Siyonist rejimin Basra Körfezi'nde tasarladığı yeni güvenlik mimarisine daha güçlü bir meşruiyet zemini kazandıracaktır.
Bir diğer kritik etken, ABD'nin Siyonist rejimi bölgesel güvenliğin asli aktörüne dönüştürme gayretidir. Washington son yıllarda Siyonist rejim ile Arap ülkeleri arasındaki istihbarat işbirliğini, füze savunmasını ve siber güvenliği geliştirmeye uğraşıyor; böylelikle Tel Aviv'in Arap yönetimleri açısından vazgeçilmez bir güvenlik ortağına dönüşmesi amaçlanıyor. Bu çerçevede normalleşme, alelade bir siyasi veya diplomatik uzlaşı olmanın ötesinde ortak güvenlik yapılarının kurulması, istihbarat paylaşımı, savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve daha kapsamlı askeri koordinasyon için bir başlangıç adımı niteliği taşıyor. Dolayısıyla Kuveyt üzerindeki baskıyı, Siyonist rejimin Basra Körfezi'ndeki güvenlik varlığını kurumsallaştırmayı amaçlayan daha büyük bir projenin parçası saymak gerekir.
Bunun yanı sıra 2026 savaşının ortaya çıkardığı dinamikler, bu stratejinin ilerletilmesi adına elverişli bir zemin sundu. İran'ın bazı Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine düzenlediği füze ve insansız hava aracı saldırıları, Arap yönetimleri arasındaki güvenlik kaygılarını tırmandırdı. ABD, Tel Aviv ile güvenlik işbirliğini meşrulaştırmak için bu endişeleri bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor. Responsible Statecraft internet sitesi bu husustaki bir raporda şu değerlendirmelere yer veriyor: Bölgedeki yeni gelişmeler, Körfez ülkelerinin güvenlik denklemlerini daha karmaşık hale getirdi. ABD ve Siyonist rejimin İran'a karşı yürüttüğü savaş ile Tahran'ın Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelere yönelik misilleme mahiyetindeki füze ve insansız hava aracı saldırılarının ardından bölgedeki Arap yönetimleri güvenlik stratejilerini gözden geçiriyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve muhtemelen Kuveyt, Siyonist rejimle güvenlik işbirliğine yönelirken Suudi Arabistan, Katar ve Umman böyle bir güzergâh izlemeyecektir. ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı ve eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, "Büyük İsrail" projesinin yalnızca toprak genişlemesiyle sınırlı kalmadığını; Arap ülkelerinin İran korkusundan yararlanarak İsrail'i vazgeçilmez bir güvenlik ortağına dönüştürmeyi hedeflediğini savunuyor.
Böylesi bir atmosferde ilişkileri normalleştirmek, siyasi bir tercihten ziyade ortak tehditlerle mücadele için kaçınılmaz bir zorunluluk kılığında sunuluyor. Kuveyt ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınıp yalnızca iki İranlı diplomatı sınır dışı etmekle yetinmiş olsa da krallığın egemenliğine yönelen bu saldırılar, İbrahim Anlaşmalarını diplomatik bir lüks gibi değil, İran saldırganlığı karşısında hayatta kalmak için mecburi bir güvenlik gerekliliği şeklinde kamuoyuna pazarlayabilmesi adına hükümete mükemmel bir siyasi kalkan sağlıyor. Bu yaklaşım, Siyonist rejimin bölgedeki yeni güvenlik düzeninin bir parçası olarak kademeli biçimde kabullenilmesine imkân hazırlıyor.
Öte yandan Kuveyt'e uygulanan baskı siyasi hedefler de barındırıyor. Kuveyt, normalleşmeye karşı resmi ve yasal itirazını sürdüren son Körfez İşbirliği Konseyi üyesidir. İsrail'e yönelik boykot yasası, bu rejimle her türlü teması yasaklayan kanunlar ve kamuoyunun Filistin davasına verdiği yaygın destek, bu ülkeyi Arap dünyasında normalleşme dalgasına karşı direncin simgesi konumuna yerleştirdi. Bu sebeple Washington'ın Kuveyt'in tutumunu değiştirmeyi başarması sembolik açıdan da büyük bir mana taşır; zira bu durum, normalleşmeye en sert direnen muhaliflerin dahi nihayetinde yeni güvenlik düzenine boyun eğeceği mesajını verecektir.
Daha makro düzeyde ise Washington'ın bu politikayla gözettiği amaç, bölgesel güç dengesini müttefikleri lehine sağlamlaştırmak ve İran'ın nüfuzunu sınırlamaktır. ABD, Siyonist rejim ve Arap yönetimlerinin büyük bölümünden müteşekkil bir güvenlik bloğunun inşası, doğrudan Amerikan askeri müdahalesi ihtiyacını azaltırken bölgesel krizlerin yerel ittifaklar vasıtasıyla idaresini kolaylaştırır. Böyle bir kurguda Kuveyt üzerindeki baskı, salt iki taraflı bir tasarruf olmayıp Washington'ın Ortadoğu'daki jeopolitik düzeni yeniden yapılandırma ve Siyonist rejim ile Arap ülkeleri arasındaki güvenlik işbirliğini kökleştirme stratejisinin doğrudan bir uzantısıdır.
2. Kuveyt'in Siyonist Rejimle İlişkileri Normalleştirmeye Yönelik Stratejik Hesapları
Körfez İşbirliği Konseyi'nin diğer bazı üyelerinin aksine Kuveyt'in dış politikası, geçen yıllar boyunca bölgesel ilişkilerde dengeyi gözetme, çatışmacı ittifaklardan uzak durma ve Filistin meselesine kararlı destek sunma temelleri üzerine kuruldu. Bu yaklaşım, Birleşik Arap Emirlikleri ile Bahreyn İbrahim Anlaşmalarına imza koyduktan sonra dahi Kuveyt'in bu sürece dahil olmaktan kaçınmasını sağladı. Bununla birlikte ülkedeki iç gelişmeler, değişen bölgesel güvenlik ortamı ve tırmanan ABD baskısı, Kuveyt'in stratejik hesaplarına yeni karmaşıklıklar ekledi.
Kuveyt'in karar alma mekanizmasını etkileyen en mühim değişkenlerden biri, ülkenin hukuki ve siyasi yapısıdır. Basra Körfezi'ndeki birçok Arap ülkesine kıyasla Kuveyt, nispeten köklü bir siyasi katılım ve meclis geleneğine sahiptir. Kuveyt Ulusal Meclisi, yıllar içinde Siyonist rejimle kurulabilecek her türlü normalleşmenin karşısındaki en ciddi yasal ve siyasi engellerden birine dönüştü. Dahası, ülkenin iç mevzuatı Siyonist rejimi düşman devlet olarak tanımlamakta ve işgal altındaki topraklara seyahati, bu rejimle yapılacak her türlü iktisadi veya siyasi işbirliğini suç saymaktadır. Bu hukuki zemin, normalleşmeyi yalnızca bir dış politika kararı olmaktan çıkarıp doğrudan Kuveyt'in siyasi meşruiyeti ve iç hukukuyla ilintili bir meseleye dönüştürdü. Ne var ki Şeyh Meşal el-Ahmed el-Cabir es-Sabah'ın 2023 yılı sonlarında iktidara gelmesinden bu yana Kuveyt'in siyasi atmosferi kayda değer değişimlere uğradı. Meclis faaliyetlerinin askıya alınması, siyasal alanın daraltılması, güvenlik kurumlarının yetkilerinin genişletilmesi ve kapsamlı vatandaşlıktan çıkarma politikalarının uygulanması, ülkenin egemen erk bünyesinde daha merkeziyetçi bir güç yapısına doğru adım adım ilerlediğini gösteriyor. Birçok analist, bu gelişmelerin hükümetin stratejik kararlarına direnebilecek yerel kurumların kapasitesini büyük ölçüde budadığını ve iktidarın dış politikayı değiştirme kararı alması halinde eski kurumsal bariyerlerin artık geçmişteki direncini gösteremeyeceğini savunuyor. Nitekim Emory Üniversitesi'nden Prof. Dr. Courtney Freer bu duruma dair şunları söylüyor: "Meclisin feshedilmesiyle birlikte hükümet, daha önce halk nezdinde rağbet görmeyen ve hatta yasa dışı sayılan bir kararı artık çok daha rahat alabilir. Kuşkusuz bana göre, Kuveyt açısından herhangi bir normalleşme sürecinin kayda değer savunma kazanımlarıyla desteklenmesi şarttır."
Bir diğer önemli unsur, Filistin meselesinin Kuveyt'in siyasi ve toplumsal kimliğinde tuttuğu yerdir. Filistin davasını sahiplenmek, son kırk yılda Kuveyt ulusal kimliğinin asli unsurlarından birine dönüştü. Hükümetin resmi söyleminde, medyada ve toplumun mühim bir kesiminde Siyonist rejim halen işgalci olarak tanımlanıyor; normalleşmeye karşı çıkış geniş bir toplumsal kabul görüyor. Muhtelif kamuoyu araştırmaları da Kuveyt vatandaşlarının ezici bir çoğunlukla Siyonist rejimle resmi ilişkiler kurulmasına karşı olduğunu ortaya koyuyor. Bu sebeple mevcut politikadaki herhangi bir kırılma, İslamcı akımların, milliyetçi çevrelerin, aşiretlerin ve Filistin destekçisi grupların sert tepkisini tetikleyerek iktidar açısından ciddi siyasi maliyetler üretebilir.
Buna mukabil bölgesel güvenlik dinamikleri, Kuveyt hükümetini bambaşka mülahazalarla yüzleştirdi. 2026 savaşı, füze ve insansız hava aracı saldırıları ve ABD ile İran arasında tırmanan gerginlik, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin güvenlik kaygılarını derinleştirdi. Coğrafi konumu, ev sahipliği yaptığı Amerikan askeri üsleri ve kriz bölgelerine yakınlığı hasebiyle Kuveyt de güvenlik tehditlerine eskisinden çok daha açık hale geldi. Kuveyt Uluslararası Havalimanı'na yönelik son saldırılar ve halkın güvenlik endişelerinin keskinleşmesi, bazı karar alma çevrelerinde ABD ve müttefikleriyle savunma işbirliğini tahkim etmeyi stratejik bir zorunluluk şeklinde değerlendirme eğilimini güçlendirdi.
Bu çerçevede Kuveyt'in Birleşik Arap Emirlikleri ile giderek derinleşen işbirliği de kritik bir ağırlık kazandı. Birleşik Arap Emirlikleri son yıllarda Kuveyt'in en yakın güvenlik ve ekonomi ortaklarından biri haline geldi; iki ülke arasında istihbari ve askeri düzlemde yeni bir işbirliği modeli şekillendi. Bu yakınlaşma, iktisadi getirilerin ötesinde Kuveyt'in dış politika yönelimlerini de etkileme potansiyeline sahiptir; zira Birleşik Arap Emirlikleri, İbrahim Anlaşmalarının ve Siyonist rejimle ortaklığın bölgedeki başlıca bayraktarlarından biridir. Bu açıdan bakıldığında Abu Dabi ile Kuveyt arasındaki münasebetlerin pekişmesi, belirli güvenlik dosyalarında daha ileri bir yakınlaşmanın zeminini döşeyebilir.
Tüm bunlara rağmen Kuveyt'in stratejik hesapları yalnızca ABD ve Arap ülkeleriyle olan münasebetleriyle sınırlı değildir. Petrol ihracatı tümüyle Hürmüz Boğazı'na bağımlı olan bu ülke, İran ile ilişkilerin istikrarını hayati bir mecburiyet olarak görür. Petrol sevkiyatı için alternatif güzergâhlara sahip Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin aksine Kuveyt, enerji ihracatının hemen hemen tamamını Basra Körfezi suları ve Hürmüz Boğazı üzerinden yürütür. Bu sebeple Tahran ile yaşanacak herhangi bir gerilim tırmanışı, Kuveyt'in enerji güvenliğini ve petrol gelirlerini doğrudan tehlikeye atabilir. İşte bu kırılganlık, Kuveyt dış politikasının Tahran ile daima diyalog, arabuluculuk ve açık iletişim kanalları ekseninde kalmasını beraberinde getirdi.
Diğer taraftan Kuveytli liderler, İbrahim Anlaşmalarına dahil olmanın ülkenin güvenliğini kendiliğinden artırmayacağının pekala farkındadır. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn tecrübesi, Siyonist rejimle kurulan güvenlik işbirliğinin bu ülkeleri bölgesel rekabetlere ve karşı misillemelere eskisinden çok daha açık hale getirdiğini gösterdi. Bundan ötürü Kuveyt siyasi elitinin bir kısmı, normalleşmenin getireceği muhtemel güvenlik kazanımlarının; yaratacağı siyasi, toplumsal ve jeopolitik maliyetleri karşılayıp karşılayamayacağı hususunda derin tereddütler taşıyor.
Özetle, Kuveyt'in Siyonist rejimle normalleşme konusundaki kararı, birbirine zıt iki etkenler kümesinin bileşkesi üzerinden şekilleniyor. Bir tarafta Amerikan baskıları, iç iktidar yapısındaki dönüşüm, Birleşik Arap Emirlikleri ile tesis edilen yakınlık ve bölgesel çatışmaların beslediği güvenlik endişeleri geleneksel politikanın tadili için gerekçeler üretiyor. Diğer tarafta ise Filistin'e verilen güçlü toplumsal destek, hukuki engeller, İran ile dengeli ilişkileri koruma zorunluluğu ve olası bir normalleşmenin doğuracağı iç sarsıntılar başlıca caydırıcı unsurlar olarak varlığını koruyor.
3. Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına Muhtemel Katılımının Doğuracağı Sonuçlar
Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına olası katılımı, yalnızca Siyonist rejimle diplomatik ilişkiler kurmaktan ibaret kalmayıp iç siyasette, bölgesel dengelerde ve jeopolitik sahada geniş çaplı yankılar uyandıracaktır. Bu konunun önemi şuradan kaynaklanıyor: Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'in tersine Arap dünyasında Filistin davasına hem resmi hem toplumsal ölçekte verilen tavizsiz desteğin sembolü kabul edilegeldi. Bu nedenle ülkenin geleneksel çizgisindeki en ufak bir sapma, iki taraflı ilişkilerin çok ötesine geçerek bölgenin siyasi ve askeri dengelerini doğrudan sarsacaktır.
İlk sonuç iç politika sahasında görülecektir. Kuveyt toplumu öteden beri Filistin davasına karşı yüksek bir hassasiyet besliyor; Siyonist rejimle normalleşmeyi reddetmek ülkedeki pek çok İslami akımın, milliyetçi çevrenin ve aşiretin siyasi kimliğini tanımlayan kurucu bir ilke niteliği taşıyor. Washington Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen anket sonuçları da Kuveyt vatandaşlarının yüzde 85'inin Siyonist rejimle resmi nitelikli her türlü ilişkiye karşı olduğunu belgeliyor. Böylesi bir tabloda hükümetin politika değiştirmesi, iktidar ile kamuoyu arasındaki mesafeyi açabilir; siyasal protestoları tetikleyebilir, toplumsal hoşnutsuzluğu tırmandırabilir ve yönetimin kararlarındaki meşruiyet tabanını aşındırabilir. Siyasi partilerin alanının daraltılması, meclisin askıya alınması ve güvenlik birimlerinin yetkilerinin artırılması iç muhalefeti idare etme imkânını bir nebze genişletmiş olsa da resmi kurumların tasfiyesi toplumsal itirazların söndüğü anlamına gelmez.
İkinci sonuç, Kuveyt'in bölgesel konumundaki başkalaşımdır. Kuveyt, geride kalan yıllar boyunca dengeli bir dış politika güderek rakip bölgesel aktörler arasında tarafsız arabulucu rolünü üstlenmeye gayret etti. İran, Suudi Arabistan, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ve hatta muhtelif Filistinli gruplarla tesis edilen görece dengeli münasebetler, Kuveyt'e muhtelif krizlerde müzakereleri kolaylaştırıcı bir rol biçti. İbrahim Anlaşmalarına katılım ise bu geleneksel imajı dağıtarak Kuveyt'i ABD ve Siyonist rejime bitişik güvenlik ekseninin bir parçası haline getirebilir; bu durum, ülkenin bölgesel dosyalardaki arabuluculuk kapasitesini kaçınılmaz olarak zayıflatacaktır.
Bölgesel güvenlik açısından normalleşmenin en can alıcı neticesi, Basra Körfezi'nde yeni bir güvenlik mimarisinin inşasını hızlandırması olacaktır. ABD son dönemde Arap devletleri ile Siyonist rejim arasında hava savunması, erken uyarı sistemleri, siber güvenlik, istihbarat paylaşımı ve füze tehditlerine karşı koyma alanlarında savunma işbirliğini derinleştirmeye çabalıyor. Kuveyt'in bu hatta dahil olması, Basra Körfezi'nin kuzeyindeki güvenlik işbirliği zincirini tamamlayabilir ve Siyonist rejimin dünyanın en hassas enerji havzalarından birindeki stratejik mevcudiyetini kalıcılaştırabilir. Söz konusu gelişme, bölgesel güvenlik dengesini Washington-Tel Aviv ekseni lehine belirgin biçimde kaydıracaktır.
Buna mukabil bu tür bir rota değişikliği, Kuveyt'in İran İslam Cumhuriyeti ile münasebetlerine de doğrudan yansıyacaktır. Kuveyt'in geleneksel siyaseti daima diyalog, tansiyonu düşürme ve Tahran ile dostane bağları koruma ilkesine dayandı. Bu tercihin altında yatan saik sırf siyasi gerekçeler değil; Kuveyt'in petrol ihracatının tamamıyla Hürmüz Boğazı'nın güvenliğine muhtaç olması gerçeğidir. Kuveyt'in Siyonist rejime yakın güvenlik koalisyonuna resmen intisap etmesi, Tahran ile Kuveyt arasındaki güvensizlik katsayısını tırmandırabilir ve ülkeyi İran'ın ABD ve Siyonist rejimle yürüttüğü rekabetin hedef tahtasına eskisinden çok daha fazla yerleştirebilir. Bu şartlar altında Kuveyt tarafsız konumunu kısmen yitirerek bölgedeki jeopolitik çatışmaların doğrudan tarafı haline gelebilir.
Körfez İşbirliği Konseyi zaviyesinden bakıldığında da Kuveyt'in katılımı mühim kırılmalar yaratacaktır. Bugüne kadar Kuveyt ve Umman, konsey içinde normalleşmeye en temkinli yaklaşan iki üye olarak biliniyordu. Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına imza atması durumunda konsey bünyesindeki kurumsal itiraz neredeyse tamamen çökecek; bu da ABD'nin başta Umman, Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere diğer Arap ülkeleri üzerindeki tazyikini katmerli hale getirecektir. Bir başka ifadeyle Kuveyt'in katılımı, bölgedeki normalleşme dalgasının yeni ve daha geniş bir evresini başlatabilir.
Öte yandan bu hamle Filistin meselesi üzerinde derin izler bırakacaktır. Kuveyt, geride bıraktığımız on yıllarda Arap aleminde Filistin davasının en sarsılmaz siyasi ve mali destekçilerinden biri oldu. Bu ülkenin saf değiştirmesi, normalleşme karşıtı cephenin diplomatik ağırlığını zayıflatmanın yanı sıra Siyonist rejimin bölgesel meşruiyetini tahkim edecek ve Filistinliler üzerindeki siyasi baskıyı koyulaştıracaktır. Aynı zamanda bu gelişme, diğer Arap hükümetlerine Filistin'i en uzun süre desteklemiş ülkelerin dahi politikalarını gözden geçirdiği mesajını iletecektir.
Tüm bu açılardan bakıldığında Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına olası katılımı, iki devlet arasındaki bir anlaşmadan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu dönüşüm; Körfez İşbirliği Konseyi'nin iç dengelerini, bölgesel güç dengesini, İran-Arap ilişkilerini, Filistin davasının konumunu ve Batı Asya'daki güvenlik ittifaklarının geleceğini uzun vadede derinden etkileyecek olan Ortadoğu güvenlik mimarisini yeniden kurma sürecinin asli bir halkasıdır.
4. İbrahim Anlaşmaları Karşısında Kuveyt'in Önündeki Senaryolar
İç, bölgesel ve uluslararası parametreler göz önünde bulundurulduğunda, Kuveyt'in İbrahim Anlaşmaları karşısındaki geleceğini kesin hatlarla tayin etmek mümkün değildir. Ülkenin takınacağı tutum; ABD baskıları, Basra Körfezi'nin güvenlik iklimi, iktisadi mecburiyetler, İran ile ilişkiler ve iç kamuoyunun rıza düzeyi arasındaki dengenin bir bileşkesi olacaktır. Buradan hareketle Kuveyt'in dış politikası için üç temel senaryo çizilebilir.
Birinci senaryo: Mevcut durumun sürdürülmesi ve normalleşmeye karşı resmi itirazın korunması. Bu senaryoda Kuveyt hükümeti, ABD ile stratejik ilişkilerini muhafaza ederken Siyonist rejimle resmi diplomatik bağlar kurmaktan kaçınacaktır. Kamuoyu tepkisinin sürmesi, normalleşme karşıtı yasaların varlığı, siyasi ve toplumsal kesimlerin reaksiyon gösterme ihtimali ve İran ile dengeli ilişkileri koruma zorunluluğu bu senaryoyu besleyen en güçlü amillerdir. Bu tabloda Kuveyt, bölgesel krizlerde dengeli ve arabulucu bir aktör olarak üstlendiği geleneksel rolü devam ettirmeye çalışacaktır.
İkinci senaryo: Kademeli ve gayriresmi bir normalleşmeye yöneliş. Bu seçenek, mevcut şartlar dahilinde en kuvvetli ihtimal olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda, resmi ilişkiler tesis edildiği ilan edilmeksizin güvenlik, istihbarat, teknoloji ve ekonomi sahalarında Kuveyt ile Siyonist rejim arasındaki kapalı kapılar ardındaki işbirlikleri peyderpey genişletilecektir. Böylesi bir süreç, ABD'nin güdümündeki çok taraflı mekanizmalar veya Körfez İşbirliği Konseyi'nin ortak güvenlik inisiyatifleri şemsiyesi altında yürütülebilir. Bu seçenek, iç politikadaki maliyetleri asgariye indirirken Kuveyt'in ABD'den gelen güvenlik taleplerine karşılık vermesine de olanak tanır.
Üçüncü senaryo: İbrahim Anlaşmalarına resmen katılım. Bu senaryonun gerçekleşmesi hem iç yapıda hem de bölgesel zeminde radikal dönüşümlerin vuku bulmasını gerektirir. Toplumsal muhalefetin kırılması, kısıtlayıcı yasaların ilga edilmesi veya askıya alınması, İran'la yaşanan gerilimden kaynaklanan güvenlik tehditlerinin tırmanması ve ABD'nin kapsamlı güvenlik ve ekonomi garantileri sunması bu senaryonun başlıca ön koşullarıdır. Her ne kadar bu koşulların oluşması halinde Kuveyt'in politika değiştirmesi ihtimal dahilinde olsa da bunun iç ve bölgesel maliyetleri son derece ağır kalacaktır.
Nihai bir muhasebe yapıldığında ikinci senaryonun gerçekleşme ihtimalinin diğer iki seçeneğe kıyasla daha yüksek olduğu görülüyor. Kuveyt hükümeti birbiriyle çatışan iki mecburiyeti uzlaştırmaya gayret edecektir: Bir yanda ABD ile stratejik ortaklığı sürdürmek ve yeni güvenlik gereksinimlerine cevap vermek; diğer yanda iç meşruiyet krizinden kaçınarak bölgesel aktörlerle dengeli ilişkileri korumak. Bu yüzden Siyonist rejimle bir yakınlaşma süreci başlasa dahi bu yakınlaşma kısa vadede İbrahim Anlaşmalarına resmi üyelik ilanıyla değil; kademeli, sınırlı ve gayriresmi kanallar üzerinden cereyan edecektir.
Sonuç
İbrahim Anlaşmalarını, ABD'nin Batı Asya'daki güvenlik düzenini yeniden tanzim etme ve Siyonist rejimin bölgesel denklemlerdeki konumunu tahkim etme yönündeki büyük stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Bu çerçevede Washington'ın Kuveyt'e bu anlaşmaya imza atması yönünde uyguladığı baskı, yalnızca iki taraflı ilişkilerin normalleştirilmesini hedeflemeyip bölgesel güvenlik koalisyonunu tamamlamayı, İran'ın nüfuzunu dizginlemeyi ve Arap devletleri ile Siyonist rejim arasındaki savunma ve istihbarat işbirliğini yaygınlaştırmayı amaçlıyor.
Araştırma bulguları, Kuveyt'in bu konudaki karar alma süreçlerinin birbiriyle çelişen faktörlerin etkisi altında kaldığını ortaya koyuyor. Bir yanda ABD'ye olan güvenlik bağımlılığı, 2026 savaşının dayattığı şartlar, Birleşik Arap Emirlikleri ile kurulan derin yakınlık ve iç iktidar mimarisindeki dönüşümler geleneksel politikanın tadili için elverişli bir zemin sunuyor. Diğer yanda ise Filistin davasına yönelik tarihsel bağlılık, halkın gösterdiği yaygın direnç, yürürlükteki normalleşme karşıtı mevzuat, İran ile dengeli münasebetleri sürdürme ihtiyacı ve petrol ihracatının doğrudan Hürmüz Boğazı'nın güvenliğine bağlı olması Kuveyt'in dış politika çizgisini değiştirmesi önündeki en çetin bariyerler olarak duruyor.
Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına muhtemel katılımı, gerek içeride gerekse bölgesel ölçekte ağır sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir; bunlar arasında iktidar ile toplum arasındaki uçurumun derinleşmesi, Kuveyt'in arabuluculuk rolünün erimesi, ABD ve Siyonist rejim destekli güvenlik mimarisinin pekişmesi ve diğer Arap ülkeleri üzerindeki normalleşme baskısının katlanması sayılabilir. Buna karşılık böylesi bir adım, Kuveyt'in İran'la olan ilişkilerini zedeleyeceği gibi ülkenin Filistin davasını sahiplenen geleneksel konumunu da temelinden sarsacaktır.
Netice itibarıyla ABD'nin Kuveyt üzerindeki baskısı önümüzdeki dönemde sürecek olsa da resmi bir normalleşmenin kısa vadede gerçekleşmesi çok ciddi siyasi, toplumsal ve jeopolitik engellere çarpıyor. Bu sebeple en muhtemel rota, Kuveyt'in İbrahim Anlaşmalarına resmen katılmaksızın bazı gayriresmi işbirliklerine doğru kademeli ve sınırlı adımlarla ilerlemesidir; bu sürecin seyri ise her şeyden önce bölgesel güvenlik iklimine, dış baskıların dozuna ve Kuveyt yönetiminin içerideki talepleri yönetebilme kabiliyetine bağlı kalacaktır.
Çeviri: YDH
İlgili Haberler
İsrail'deki seçim yarışı: Savaşı sona mı erdirecek yoksa yönetimini mi…
07 Eylül 2026 10:00
İsrail ile normalleşme nasıl işliyor?
02 Eylül 2026 09:06
ABD-Venezuela petrol anlaşması: Rakamların ötesinde
01 Eylül 2026 15:55
Larek Adası saldırısı: ABD’nin taktik hamlesi, İsrail’in stratejik yük…
31 Ağustos 2026 16:16
