Ben-Gvir gözetiminde Filistinli tutsaklara sistematik işkence
Haaretz gazetesi, İsrail “Ulusal Güvenlik” Bakanı Ben-Gvir’in denetimindeki hapishanelerde Filistinlilere yönelik sistematik işkenceyi eski tutsakların tanıklıklarıyla ortaya koydu.
YDH- Haaretz’in muhabirleri Hagar Shezaf ve Nir Hasson’un hazırladığı araştırma, İsrail toplama kampları ve gözaltı merkezlerinin son üç yılda Filistinlilere yönelik işkence kamplarına dönüştüğünü ortaya koydu.
Araştırmaya göre binlerce Filistinli tutsak, “ulusal güvenlik” Bakanı Itamar Ben-Gvir’in doğrudan gözetiminde yürütülen kasıtlı ve açık bir aç bırakma politikası, ağır şiddet ve hastalıkların yayılmasıyla karşı karşıya.
Haberde, geçen eylül ayına kadar gözaltında tutulan 9 bin 329 “güvenlik tutuklusunun” yalnızca yüzde 16’sı hakkında iddianame hazırlandığı belirtildi.
Tutsakların yüzde 34’ünün suçlama yöneltilmeden “idari tutukluluk” altında, yüzde 34’ünün ise soruşturma kapsamında tutulduğu kaydedildi. Bazı tutsakların uluslararası hukuka aykırı olduğu belirtilen “yasa dışı savaşçı” sınıflandırmasıyla alıkonulduğu aktarıldı.
Haaretz’in araştırmasına göre “İsrail Cezaevi Servisi”, “mahkûmiyet veya idari tutukluluk” süreleri sona erdikten sonra, haklarında herhangi bir iddianame hazırlanmadan her ay yüzlerce Filistinliyi serbest bırakıyor. Bu kişilerin yaklaşık 5 bininin 2024’te serbest bırakıldığı belirtilirken, bu durumun tutsakların tehlikeli olduğu yönündeki resmi iddiaları çürüttüğü ifade edildi.
Araştırmada yakın zamanda serbest bırakılan beş tutsağın tanıklıklarına yer verildiği belirtiliyor. Aktarılan bölümde ise dört kişinin anlatıları sıralanıyor:
Esirlerin tanıklıkları: aç bırakma, şiddet ve hastalık
Ceninli gazeteci Ali Samudi, herhangi bir suçlama yöneltilmeden bir yıl “idari tutuklulukta” kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 120 kilogram olan ağırlığının 60 kilogramını kaybettiğini belirten Samudi, aç bırakma, tıbbi ihmal ve bozuk ya da son kullanma tarihi geçmiş yiyecekler nedeniyle 10 kronik hastalığa yakalandığını anlattı.
Samudi, gardiyanların tutsakları ağır biçimde dövdüğünü; zorla soymaya ve aşağılayıcı aramalara maruz bıraktığını söyledi. Hapishane tuvaletlerinde plastik mermi kullanıldığını belirten Samudi, tedaviye erişimi engellenen tutuklu Luey Türkman’ın, gardiyanların müdahaleyi geciktirmesi sonucu diğer tutsakların gözü önünde hayatını kaybettiğini aktardı.
Halil’in Zahiriyye beldesinden Hibe Allavi, ailesinin tek geçim sağlayıcısı olduğunu ve Deymun Hapishanesi’nde yaklaşık beş ay tutulduktan sonra serbest bırakıldığını söyledi. Allavi, bu sürede 36 kilogram verdiğini; baskınlar sırasında ağır biçimde dövüldüğünü, elektrik şokuna ve gaza maruz bırakıldığını, taciz ve fiziksel saldırılara uğradığını anlattı. Saldırılar sonucunda tırnaklarının söküldüğünü, dişlerinin kırıldığını ve rahminde şiddetli kanama meydana geldiğini belirten Allavi, kendisiyle diğer kadın tutuklulara hijyenik ped ve temel tıbbi malzemelerin verilmediğini kaydetti.
Nabluslu gazeteci Samer Huveyre, gazetecilik faaliyeti nedeniyle suçlanarak dokuz ay “idari tutuklu” kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 22 kilogram verdiğini söyleyen Huveyre, tutsakların kelepçelenerek domino taşları gibi yürütüldüğünü ve gardiyanların dizleriyle vurduğunu anlattı. Bu saldırılarda iki kaburgasının kırıldığını, ancak tedavi edilmediğini belirtti.
Huveyre, uyuz hastalığının tutsaklar arasında yayılmasıyla bedenlerinden kan ve iltihap aktığını, ilaç sağlanmadığı için tutukluların “yaşayan ölülere” dönüştüğünü söyledi. Tutsakların tehdit altında her gün gardiyanları selamlamaya zorlandığını da aktardı.
Ramallah’ın Muğayyir beldesinden aktivist Rabie Ebu Naim ise yerleşimci saldırılarına karşı barışçıl faaliyetleri nedeniyle dokuz ay “idari tutuklu” kaldı. Yetersiz yemek verilmesi yüzünden 15 kilogram kaybettiğini belirten Ebu Naim, tutsakların doyurucu tek bir öğün alabilmek için ekmek dilimlerini takas etmek zorunda kaldığını söyledi.
Ebu Naim; elektrik şokuna, dizlerle ve silahlarla dövülmeye, tutsakların üzerine polis köpeklerinin salınmasına ve koğuşlarda plastik mermi kullanılmasına maruz kaldığını anlattı. Kırıklarına ve şiddetli ağrılarına rağmen tedavi edilmediğini belirtti.
Yüksek Mahkeme’nin tutumu
Araştırma, “İsrail Yüksek Mahkemesi”nin hapishanelerde yaşananlara karşı işbirliği ve kasıtlı oyalama içinde olduğunu vurguladı. Tutsakların tutulma koşulları üzerinde etkili bir yargı denetimi bulunmadığı, yargı mekanizmasının ise yetkililerin uygulamalarını meşrulaştıran ve “idari tutuklulukları” düzenli biçimde uzatan bir araca dönüştüğü belirtildi.
İnsan hakları kuruluşlarının tekrarlanan başvurularına rağmen mahkemenin ihlaller karşısında etkisiz kaldığı ve bunları önemsemediği kaydedildi. Mahkemenin Eylül 2025’te Cezaevi Servisi’ne yeterli gıda sağlama talimatı verdiği, ancak servisin küçük değişikliklerle kararı etkisizleştirdiği ve sistematik aç bırakma politikasını sürdürdüğü aktarıldı.
Mahkeme, Haziran 2026’da Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin hapishane ziyaretlerine yeniden başlamasına izin verilmesi yönünde karar çıkardı. Ancak işgal makamları karara uymayı reddederek uluslararası heyetlerin girişini engelledi. Araştırmaya göre mahkeme, yürütme makamlarını karara uymaya zorlayacak herhangi bir tedbir almadı.
Mahkemenin uyuz hastalığına yakalanan tutsaklara acil tıbbi tedavi sağlanması için yapılan başvuruları incelemeyi reddettiği; hapishanelerdeki işkence ve ölümlerle ilgili soruşturma taleplerini de görmezden geldiği belirtildi. Raporda, bu tutumun işgal makamlarının başta Dördüncü Cenevre Sözleşmesi olmak üzere uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri hiçe saydığını gösterdiği ifade edildi.
İsrail Cezaevi Servisi ise yanıtında iddiaların “doğru olmadığını ve hiçbir temele dayanmadığını” öne sürdü; işkence ve ihlalleri ortaya çıkaran haberleri “İsrail’i hedef alan bir karalama kampanyası” olarak niteledi. Servis, sahadaki tanıklık ve uluslararası raporlarla çelişen açıklamasında, “yasalara uygun çalıştığını ve sürekli yargı denetimine tabi olduğunu” savundu; tutsakların “tüm haklardan ve bakımdan eksiksiz yararlandığını” iddia etti.




