Mekke Anlaşması, kamuoyuna "bölgesel barış ve istikrar" söylemiyle sunulsa da, kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış hedef tanımı ve üç ülkenin ABD ile olan derin askerî-ekonomik bağları, bu hedefi gölgeliyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan 7 Ağustos’ta ‘Mekke Anlaşması’ adı verilen bir savunma anlaşması imzaladı.
Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, anlaşmayı "bölgenin güvenliğini ve istikrarını etkileyen tehditlerle mücadele etmek için çabaları birleştirme yönündeki ortak arzunun bir doruk noktası" olarak niteledi.[1]
Dolayısıyla bu anlaşmanın bölgesel tehditlere karşı bir ortak önlem olduğunu vurguladı.
Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, ‘tarihi bir anlaşma’ olarak nitelediği anlaşmanın nesiller boyu sürecek bir ‘barış kalkanı’ görevi göreceğini ve “üç ülkeye ve daha geniş Müslüman dünyasına refah getireceğini” söyledi.[2]
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise “anlaşmanın kolektif caydırıcılık ilkesine dayandığını ve başka bir devleti hedef alan bir ittifak olarak yorumlanmaması gerektiğini” söyledi ve "tüm kardeş ülkelerin katılımına açık olduğunu”vurguladı.[3]
Anlaşmaya göre bu üç ülkeden birine yapılacak bir saldırı, tümüne yapılmış sayılacak.
Suudiler "bu anlaşma, askeri bir eksen veya mezhepsel/dini bir blok oluşturma yönünde herhangi bir yönelimi temsil etmiyor” [4] diyor. Böylece bu ittifakın İran’ı ve İsrail’i hedef almadığını ima ediyor.
Ancak tek başına bu madde, bunu sıradan bir savunma işbirliği anlaşması olmaktan çıkarıp bir bölgesel savunma paktı konumuna yükseltiyor.
Peki bu savunma paktı kimi kendisine tehdit olarak görüyor ve kime karşı güçlerini birleştiriyor?
Hedefte kasıtlı belirsizlik
Üç ülkenin liderlerinin açıklamalarında ve yayımlanan ortak bildiride anlaşmanın niteliğinin ve hedefinin belirsiz bırakılması oldukça dikkat çekici.
Mekke Anlaşması, bölgesel tehditlere karşı caydırıcılığı amaçlayan bir ortak savunma anlaşması olarak tanımlanıyor; ancak hemen ardından bunun bir başka devleti hedef almadığı vurgulanıyor.
ABD müttefiki üç Sünni ülkenin kurduğu savunma paktının hedefini kasıtlı olarak belirsiz bırakması son derece anlaşılabilir.
Salt bu kasıtlı belirsizlik bile aslında bu anlaşmanın Suudilere moral, Türkiye ve Pakistan’a ise para kazandırmaktan başka hiçbir işlevi olmayacağını ortaya koyuyor. Aşağıdaki sorulara resmi bir cevap verilememesi, bunun somut kanıtı.
- Amerikan müttefiki bu üç Sünni ülke kimi ortak tehdit olarak görüyor?
- Bu üç ülke başka bir devleti tehdit olarak görmüyorsa neden caydırıcılığı amaçlayan bir ortak savunma paktı kuruyor?
- Üç ülkenin imzaladığı ve kimi hedeflediği belli olmayan bir ortak savunma anlaşması, İslam dünyasına nasıl refah getirecek?
Resmi medya anlaşmayı nasıl görüyor
Suudi Arabistan medyası hiç de sürpriz olmayacak şekilde anlaşmanın önemini vurguladı. Anlaşmaya eleştirel yaklaşan tek bir yazı yayımlamadı.
Pakistan’da da anlaşma ‘İslam ittihadı’ gibi kavramlarla yüceltildi. Bununla birlikte Dawn gazetesi, anlaşmanın gündeme geldiği mart ayında İran’la olan yakın ilişkilere dikkat çekmiş ve bu anlaşmayla Pakistan-İran ilişkilerine zarar verilmemesi gerektiğini vurgulamıştı.[5]
Türkiye’deki saray medyası ise resmi yetkililerin belirsiz bıraktığı hususları iktidara iç politika desteği sağlamak için son derece akıl dışı argümanlarla manipüle etti.
Ortak tehditlere yönelik ortak bir savunma anlaşması söz konusuydu ve saray medyası, anlaşmanın imzalanmasından aylar önce ortak tehditleri sıralamış ve “Yunanistan, İsrail ve Hindistan’ın büyük panik içinde olduğunu” iddia etmişti.[6]
Saray medyası, ortalama bir aklın şu soruları sormayacağını var sayıyor olmalıydı:
Yunanistan Türkiye’ye tehdit olabilir; ama Suudiler ve Pakistan, Yunanistan’ı neden tehdit görsün?
Hindistan, Pakistan’a tehdit olabilir; ama Türkiye ve Suudi Arabistan Hindistan’ı neden tehdit olarak görsün?
Zira Hindistan Türkiye’yle 10, Suudi Arabistan’la 5 milyar dolar ticaret hacmine sahip.
İsrail konusu ise delile gerek olmayacak kadar açık.
ABD müttefiki bu üç ülkenin İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki vahşetine gösterdiği en ağır tepki kınamak oldu.
Öte yandan ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a başlattığı savaş sırasında ortaya koydukları tavırlar da bu üç ABD müttefiki ülkenin İsrail’i hedef alan bir savunma paktı kuramayacağını gösteriyor.
Zira, Suudiler, İran’a yönelik savaş sırasında üslerinin kullanılmasına izin vererek ABD ve İsrail’e destek oldu. Türkiye ve Pakistan ise Suudi pozisyonuna yakın durdu.
Türkiye İran’a saldırıyı kınama ifadesine yer vermeksizin “uluslararası hukukun ihlali” demekle yetindi. İran’ın bölgedeki ABD üslerine yaptığı saldırıları ise “kabul edilemez” diye niteledi.[7]
Pakistan ise “Suudi Arabistan'a yapılan saldırıların Pakistan'a yapılan saldırılar olduğunu İran'a en yüksek düzeyde iletti.”[8]
Amerikan onaylı ‘Sünni Ekseni’
Yukarıdaki gerçekliğe rağmen saray medyası daha da ileri bir adım atarak Amerikan müttefiki bu üç ülkenin ittifakının ABD ve İsrail’e karşı olduğunu söylemiş ve şunları iddia etmişti:
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik artan tehditlerinin Ortadoğu'yu yeniden kaos tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı bir dönemde, bölgenin önemli askeri güçleri Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan üçlü bir savunma ortaklığı kurmaya adım attı.”[9]
Saray medyasının bir diğer iddiasına göre ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu ‘Sünni Ekseni’ İsrail’e yönelikti ve bu aslında artık İsrail yerine Türkiye’yi tercih eden Amerika tarafından da onaylanmıştı.
Saray medyasının tezi şöyle:
“ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye ile olan bağları artarken İsrail’de ise bu durum tartışma yaratıyor. İsrail basını Trump’ın Türk- Sünni eksenini güçlendirdiği İsrail’in ise kenara itildiği fikrini benimsemeye başladı.
ABD, geçmiş dönemlerde merkezine İsrail’i koyduğu bölgesel ittifaklar oluştururken şimdi ise Suriye, Irak ve Lübnan ile etkilerini genişleterek Türk- Suudi- Pakistan eksenini destekliyor.”[10]
Peki Amerika’nın İsrail yerine Sünni Ekseni’ni tercih etmesi aylar öncesinde İsrail’e panik yaşattıysa, Mekke Anlaşması sonrasında İsrail’de durum ne?
Saray medyası onu da şöyle anlatıyor:
“Korktuğumuz şey başımıza geldi ifadelerini kullanan İsrail basını, 'Tel Aviv kulisleri, Türkiye'nin bu ittifakla güçleneceğini öngörürken İsrail açısından büyük tehdit olduğunu düşünüyor.”[11]
Amerika ve İsrail’den Mekke anlaşması konusunda henüz resmi bir açıklama yok; ancak Washington’un dış politika ve güvenlik çevrelerinde oldukça etkili, ana akım düşünce kuruluşlarından Atlantic Council, anlaşmayı ABD karşıtı bir ittifak olarak görmüyor.
Hatta Pakistan’ın bölgesel yük paylaşımına katkısının Trump yönetimi tarafından olumlu karşılanabileceğini ileri sürüyor.
Atlantic Council uzmanlarına göre Mekke Anlaşması, NATO benzeri bir ittifak olmaktan ziyade Ortadoğu ve Güney Asya’da ortaya çıkan çok kutuplu güvenlik düzeninin bir göstergesidir.
Anlaşma, Suudi Arabistan’ın ABD’ye bağımlılığını azaltacak ortaklıklar geliştirme arayışını, Pakistan’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki ağırlığının artmasını ve Türkiye’nin ekonomik, diplomatik ve askeri nüfuzunun genişlemesini beraberinde getirebilir.[12]
Sünni Ekseni’nin çelişkisi İsrail’le mi İran’la mı?
Sünni Ekseni, Mekke Anlaşması ile ortaya çıkmış bir kavram değil. 2005’te Irak’la ilgili olarak ihtiyacı dile getirilen, 2011’de Suriye’de pratiğe dökülen ve 8 Aralık 2024’te de ilk somut zaferini kazanan bir ittifak.
ABD’nin 2003’teki Irak işgaline destek veren bölge ülkeleri, 2005’te Amerika’yı Irak’ı İran’a hediye etmekle suçlamaya başlamıştı. Çünkü Irak’ta 2005’te başlayan siyasi süreçler İran’ın müttefiki olan Iraklı siyasi grupları belirleyici kılmıştı.
Irak’taki yeni durum, ABD müttefiki tüm bölge ülkelerinde endişeye ve öfkeye neden olmuştu.
Irak’taki yeni durum ABD, açısından da kaygı vericiydi; çünkü Irak’ta öngördüğü ‘model devleti’ yaratamamış ve bu da Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) sonu olmuştu.
CIA’nın bölge valisi Ürdün Kralı Abdullah; Filistin, Lübnan ve Suriye’den sonra Irak’ta da İran’ın nüfuzunun artmasını bir tehlike olarak nitelemiş ve “Şii Hilali” uyarısı yaptı.
“Şii Hilali” kavramı, hem ABD bölgedeki müttefikleri için eşsiz bir hediyeydi. Zira mezhebi hassasiyetler kışkırtılabilir ve İsrail’i hedef alan Direniş Ekseni’ne karşı İran’ı hedef alan bir ‘Sünni Ekseni’ yaratılabilirdi.
BOP’un stratejik hedefi İsrail liderliğinde bir bölge düzeni kurmaktı. Bölge ülkelerinin etnik ve mezhebi çatışmalarla çökmüş devletler haline getirilmesi ve parçalanması BOP’un 2011’de güncellenmiş versiyonu olan ‘Arap Baharı’ ile mümkün olabildi.
İran karşıtı bir Şii Irak yaratılması, BOP’un Irak hedeflerinden biriydi. ABD ve Sünni Ekseni, Irak’ı İran’dan koparıp bunu başaramadı. Ancak 2011’deki ‘Arap Baharı’nda Suriye’ye karşı vekalet savaşına öncülük etti ve 8 Aralık 2024’te de zafer kazandı.
Sünni Ekseni’nin Suriye zaferi, İsrail’e bölge liderliğinin son adımını da atma cesareti verdi. 1 Ekim’de başlattığı kapsamlı saldırıyı 60 gün sürdürebildi ve 27 Kasım’da sadece birkaç kilometre girip tutunamadan çıktığı Lübnan’dan ateşkes talep etti.
27 Kasım 2024, aynı zamanda Sünni Ekseni’nin Colani komutasındaki güçlerinin Şam’a yürüyüşünü başlattığı tarihti.
Sünni Ekseni’nin Şam’da zafer ilan ettiği 8 Aralık, İsrail’e verilmiş en büyük stratejik armağan oldu. İsrail bu tarihten sonra Suriye’de Gazze’den daha büyük toprakları kalıcı olarak işgal etti. Dera, Kuneytra ve Şam kırsalını karadan istediği gibi kontrol etmeye başladı. İran’a savaş açtı, hatta Hamas gerekçesiyle Katar’ı bile bombaladı.
ABD ve İsrail açısından bölge ülkeleri üç gruba ayrılıyor: teslim olmayanlar, itaat edenler ve hizmet edenler.
İran, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Sanaa hükümeti teslim olmadığı için savaşa maruz kalıyor. Sünni Ekseni itaat etse de bazen hizmette kusur ediyor.
Suriye ve Lübnan gibi çökmüş devletler ise hizmet veriyor. ABD, başına 10 milyon ödül koyduğu el-Kaide lideri Colani’yi Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara olarak tanıma karşılığında Jozef Aun ile Nevaf Selam’ı ise iktidar koltuğu vererek onlardan hizmet alıyor.
Mekke Anlaşması’nın işlevi
Mekke Anlaşması, Sünni Ekseni’nin ilk resmi savunma paktı. Dolayısıyla da Sünni Ekseni’nin jeopolitik gerçekliğine ve tehdit algısına dayalı bir hedefe sahip olması kaçınılmaz. Hedefin neden İsrail olamayacağını Sünni Ekseni’nin ABD ile olan ilişkilerine bakaran anlamak mümkün.
İsrail karşıtı direnişe karşı tavrı ve 2005’ten beri Irak ile Suriye’de ortaya koyduğu pratik ise Sünni Ekseni’nin Direniş Ekseni ile olan çelişkisinin çok daha güçlü olduğunu ortaya koyuyor.
Bununla birlikte Sünni Ekseni’nin savunma paktı olarak nitelenen Mekke Anlaşması’nın Direniş Ekseni’ne karşı da bir caydırıcılık üretmeyeceği açık. Zira Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Direniş Ekseni’nin tüm bileşenlerine karşı ortak bir tehdit algısına sahip değil.
Suudi Arabistan İran’ı öncelikli tehdit görebilir, Yemen’le ve Irak direnişi ile fiili bir savaş içerisinde olabilir; ancak bunlar Pakistan’ın ve Türkiye’nin sorunları değil.
Öte yandan Suudiler, Lübnan’da Amerika ile birlikte Hizbullah’ı silahsızlandırma konusunda açık işbirliği yaparken; Türkiye, Hizbullah’ı kendisiyle İsrail arasındaki tek silahlı bariyer olarak görüyor ve buna sıcak bakmıyor. Suudiler ile Türkiye’nin benzer yaklaşım farklılıkları Filistin direnişi konusunda da mevcut.
Dosta güven düşmana korku vermeyen anlaşma
Mekke Anlaşması, farazi hedeflerinden İsrail’e de Direniş Ekseni’ne de caydırıcılık üretebilecek bir kapasiteye sahip değil. Ancak dosta güven düşmana ise korku vermeyen bu anlaşmadan kim ne hedefliyor olabilir?
Anlaşmaya ev sahipliği yapan Suudi Arabistan’ın hedefleri şöyle özetlenebilir:
- Direniş Ekseni’ne karşı elini güçlendirmek,
- İran saldırılarına karşı kendini dahi koruyamayan ABD’ye bağımlılığını azaltmak.
- Amerika sonrasında kendisine körfez bölgesinde İran’ı dengeleyici müttefikler edinmek.
Suudiler, İsrail ve Emirliklerin ortak projesi olan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) gibi girişimlere alternatif olarak, Umman üzerinden geçen yeni ticaret yolları ve Hicaz Demiryolu gibi projelerle bölgedeki merkezi rolünü yeniden inşa etmeye çalışıyor.
Pakistan, bu anlaşmayla şunları hedefliyor:
- Amerika sonrası dönemde ortaya çıkacak güvenlik mimarisinde belirleyici bir aktör olmak.
- Bölgesel prestij; zira Pakistan, ‘kimliksiz’, iç sorunlarıyla boğuşan ve küresel projelerde pasif kalmış bir ülke olarak tanınıyor. Bu pakt, Pakistan'a jeopolitik haritada yeniden yer edinme fırsatı sunuyor.
- Suudileri güvenlik açsından kendine daha fazla bağımlı kılmak,
- Suudilerden alacağı yaklaşık 5 milyar dolarlık mali yardım ile ekonomik krizini hafifletmek,
- IMEC gibi projeler ile kenara itilen Pakistan, bu pakt aracılığıyla Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nu (CPEC) Umman ve Suudi Arabistan üzerinden daha geniş bir bölgesel ağa bağlayarak kendine yeni bir stratejik rol biçmek,
Suudilerin aksine Pakistan için İran'ı dengelemek öncelikli bir hedef değil. İki ülke arasında herhangi bir çatışma yok tersine çok güçlü toplumsal ve siyasi ilişkiler var. Öte yandan Pakistan ile İran arasında enerji alanında işbirliği potansiyelleri mevcut.
Bu nedenle Pakistan'ın İran karşıtı bir cephenin aktif bir parçası olması beklenmiyor.
Türkiye’nin hedefleri ise şöyle özetlenebilir:
- Savunma sanayii açısından yeni pazarlar edinmek,
- Körfez’de ABD sonrasında şekillenecek güvenlik mimarisinde söz sahibi olmak,
- Enerji ve ticaret ağlarındaki konumunu güçlendirmek.
Türk basınında bu paktın İsrail'in bölgesel yayılmacılığına karşı bir denge unsuru olabileceği öne sürülüyor.
Öte yandan Türkiye, Colani rejimi üzerinden ciddi bir nüfuza sahip olduğu Suriye'de İsrail’in güç kazandığını görüyor. Bu paktın İsrail'in yayılmasını engellemeye yardımcı olabileceğini hesaplıyor olabilir.
Sonuç
Mekke Anlaşması, kamuoyuna "bölgesel barış ve istikrar" söylemiyle sunulsa da, kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış hedef tanımı ve üç ülkenin ABD ile olan derin askerî-ekonomik bağları, bu hedefi gölgeliyor.
Bu ittifak, sadece İsrail’e karşı değil, Direniş Ekseni’ne karşı da caydırıcılık üretebilecek kapasiteye sahip değil.
Anlaşmadaki hedef belirsizliği, söz konusu üç ülkenin kendi iç siyasi meşruiyetini pekiştirmeye ve bölgesel pazarlık masasındaki konumunu güçlendirmeye yardımcı oluyor.
Suudiler için İran’a karşı ABD'ye alternatif güvenlik ortakları arayışı, Pakistan için ekonomik kurtuluş ve jeopolitik nüfuz, Türkiye için ise savunma sanayi pazarı genişletme ve Suriye'deki İsrail nüfuzuna karşı dolaylı bir denge kurma çabası öne çıkıyor.
Ancak bu üç ülkenin tehdit algılarındaki temel farklılıklar, paktın somut bir askerî operasyon kabiliyetine dönüşmesini engelliyor.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması, "dosta güven, düşmana korku vermeyen" bir belgeden ibaret kalıyor.
[1] AA, 7 Ağustos 2026, Saudi foreign minister says defense pact with Türkiye, Pakistan reflects deep strategic ties
[2] Dawn, 8 Ağustos 2026, Pakistan joins Saudi Arabia, Turkiye in ‘all for one’ pact
[3] AAJTV, 8 Ağustos 2026, Saudi official: Defence pact not aimed at any country
[4] Republic, 7 Ağustos 2026, An Attack On One Is An Attack On All: Saudi Arabia, Turkey, Pakistan Forge Defense Agreement
[5] Dawn, 7 Mart 2026, Allow Notifications Pakistan signals support to Saudi Arabia while treading carefully with Iran amid Gulf escalation
[6] Star, 15 Ocak 2026, Nükleer güce sahip Pakistan'dan ilk resmi açıklama geldi: Türkiye ile savunma anlaşması yolda
[7] İletişim Başkanlığı, 1 Mart 2026, Recep Tayyip Erdoğan: ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, İran’ın egemenliğini açıkça ihlal etmektedir. İran’ın körfez ülkelerine yönelik saldırısı da kabul edilemez (1TV)
[8] Geonews, 18 Temmuz, Pakistan tells Iran Houthi attacks on Saudi Arabia are its ‘red line': report
[9] Star, 17 Ocak 2026, Türkiye dahil 3 ülkeden bölgede dengeleri değiştirecek ittifak! Taslak metin tamam
[10] Haber7, 3 Şubat 2026, Siyonistlerin intikam korkusu: Türk-Sünni ekseninin güçlenmesi İsrail'de gerilim yarattı!
[11] Star, 8 Ağustos 2026, ''Mekke Anlaşması'' alarmı: Korktuğumuz başımıza geldi
[12] Atlantic Council, 7 Ağustos 2026, Why Saudi Arabia, Pakistan, and Turkey just signed a defense pact