İran'da şah mat

img
İran'da şah mat YDH

❝İran ile girilen mevcut hesaplaşmadaki yenilgi, bambaşka bir boyutta. Bu mağlubiyet ne onarılabilir ne de yok sayılabilir.❞




Robert Kagan

YDH- ABD’nin İran ile girdiği askeri ve siyasi hesaplaşmadaki stratejik mağlubiyetini işlediği analizinde, bu mağlubiyeti sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olarak değil; Hürmüz Boğazı'ndaki kontrol kaybı, küresel enerji güvenliğinin sarsılması ve ABD’nin dünya liderliği rolünün aşınması ekseninde ele alıyor. Amerika'nın Vietnam veya Afganistan gibi "çevre" bölgelerde değil, küresel sistemin kalbi olan enerji yollarında yenildiğini, bu kaybın Pearl Harbor gibi telafi edilemeyecek kadar kalıcı olduğunu vurgulayan Kagan, 37 günlük yoğun bombardımana ve iç protestolara rağmen İran yönetiminin nasıl ayakta kaldığını ve toplumsal maliyetleri göze alma kapasitesini analiz ediyor.


 

✱✱✱

ABD tarihinde, uğranılan stratejik kaybın ne telafi edilebileceği ne de görmezden gelinebileceği kadar kesin ve sarsıcı bir yenilgi anı hatırlamak güçtür.

İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarında Pearl Harbor’da, Filipinler’de ve Batı Pasifik’in genelinde verilen ağır kayıplar nihayetinde telafi edilebilmişti.

Vietnam ve Afganistan’daki mağlubiyetler ise maliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, küresel rekabetin ana sahnelerinden uzakta yaşandıkları için Amerika’nın dünyadaki nüfuzuna kalıcı bir darbe vurmadı.

Irak’taki ilk başarısızlıklar dahi bir strateji değişikliğiyle yumuşatılmış; sonuçta Irak, komşuları için bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılıp göreceli bir istikrara kavuşturulurken ABD’nin bölgedeki hakimiyeti de korunmuştu.

Ancak İran ile girilen mevcut hesaplaşmadaki yenilgi, bambaşka bir boyutta. Bu mağlubiyet ne onarılabilir ne de yok sayılabilir.

Süreç sonunda eski düzene dönülmesi mümkün olmadığı gibi, verilen zararı giderecek ya da her şeyi eski haline döndürecek kesin bir Amerikan zaferi de ufukta görünmüyor.

Hürmüz Boğazı artık bir zamanlar olduğu gibi "serbest" bir su yolu olmayacak.

Boğazın kontrolünü elinde tutan İran, bölgenin kilit aktörü ve küresel siyasetin en ağırlıklı oyuncularından biri olarak öne çıkıyor.

İran’ın müttefikleri olan Çin ve Rusya’nın bölgedeki ağırlığı perçinlenirken, Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü ciddi biçimde zayıfladı.

Savaş çığırtkanlarının defalarca iddia ettiğinin aksine bu çatışma, Amerikan maharetini sergilemek bir yana; güven vermeyen ve başladığı işi bitiremeyen bir Amerika portresini gözler önüne serdi.

Bu tablo, hem dostların hem de düşmanların Amerika’nın başarısızlığına göre yeni mevkiler almasıyla dünya genelinde bir zincirleme reaksiyonu tetikleyecektir.

Trump, masadaki "kartların" kimin elinde olduğuyla ilgili konuşmayı sevse de, elinde oynayabileceği tek bir iyi kartın kalıp kalmadığı büyük bir muamma.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, 37 gün boyunca İran’ı yıkıcı fakat sonuç getirmeyen bir etkisizlikle vurarak ülke yönetiminin büyük kısmını saf dışı bıraktı ve askeri gücünün önemli bir bölümünü imha etti.

Buna rağmen ne rejim çöktü ne de tek bir taviz alınabildi. Şimdi Trump yönetimi, devasa bir askeri gücün başaramadığını, İran limanlarını abluka altına alarak yapmayı umuyor.

Bu bir ihtimal olsa da, beş hafta boyunca dinmeyen askeri saldırılara dize getirilemeyen bir rejimin, yalnızca ekonomik baskı altında boyun eğmesi pek mümkün görünmüyor.

Üstelik rejimin, halkın tepkisinden çekindiği de yok. İran uzmanı Suzanne Maloney’nin yakın zamanda vurguladığı gibi:

"Ocak ayındaki protestoları bastırmak için kendi vatandaşını katleden bir rejim, bugün onlara ekonomik bedel ödetmekten de asla geri durmayacaktır."

İşte bu yüzden bazı savaş yanlıları askeri saldırıların yeniden başlatılması için çağrıda bulunuyor; ancak 37 günlük yoğun bombardımanın sonuç vermediği noktada, yeni bir saldırı dalgasının neyi değiştireceğini açıklayamıyorlar.

Daha fazla askeri harekatın, İran’ı komşu Körfez ülkelerine misilleme yapmaya zorlayacağı gerçeği karşısında da savaş savunucularının söyleyecek sözü yok.

Trump, İran operasyonlarını keyfi bir kararla değil, İran’ın bölgedeki hayati petrol ve doğalgaz tesislerini hedef alması üzerine durdurdu.

Bu süreçteki asıl kırılma noktası ise 18 Mart’ta yaşandı: İsrail’in İran’daki Güney Pars gaz sahasını bombalamasına karşılık İran, Katar’da bulunan ve dünyanın en büyük doğalgaz ihracat tesisi olan Ras Laffan Endüstriyel Şehri’ne saldırdı.

Bu saldırı, üretim kapasitesinde onarılması yıllar sürecek bir tahribat yarattı. Trump bu hamleye, İran’ın enerji tesislerine yönelik saldırılara moratoryum ilan ederek ve İran tarafı tek bir taviz dahi vermemiş olmasına rağmen ateşkes duyurarak karşılık vermek zorunda kaldı.

Trump’ı bir ay önce geri adım atmaya zorlayan o risk hesabı bugün de geçerli. Trump, İran "medeniyetini" haritadan silme tehdidini gerçeğe dönüştürse bile; rejim çökmeden önce —ki bu da büyük bir muamma— İran hâlâ çok sayıda füze ve İHA fırlatma kapasitesini koruyacaktır.

Hedefi bulan birkaç isabetli vuruş dahi bölgenin enerji altyapısını on yıllarca, belki de süresiz olarak felç edebilir; bu da hem dünyayı hem de Amerika’yı ucu bucağı görünmeyen bir ekonomik krize sürükler.

Trump, mağlubiyetini perdelemek ve güçlü görünmek adına bir çıkış stratejisi olarak İran’ı bombalamak istese de, böylesi bir felaketi göze almadan bunu yapması imkansızdır.

Eğer bu durum bir "şahmat" değilse bile, ona çok yakın. Son gelen bilgiler, Trump’ın ABD istihbarat birimlerinden sadece zafer ilan edip bölgeden ayrılmanın doğuracağı sonuçları değerlendirmelerini istediği yönünde.

Onu bu yüzden suçlayamazsınız; zira özellikle defalarca askeri ve ekonomik darbelerden sağ çıkmış bir yönetim söz konusuyken, rejimin çökmesini ummak pek de akılcı bir strateji sayılmaz.

Rejim yarın da devrilebilir, altı ay sonra da ya da hiçbir zaman... Ancak petrolün varil fiyatı 150-200 dolara tırmanırken, enflasyon dizginlenemez hale gelmişken ve küresel kıtlık kapıya dayanmışken Trump’ın bekleyecek vakti yok. Onun çok daha hızlı bir çözüme ihtiyacı var.

Ne var ki Amerika’nın fiilen teslim olması dışındaki her yol, Trump’ın şimdiye kadar almaya yanaşmadığı muazzam riskler barındırıyor.

Trump’a "işi bitirmesi" için gelişigüzel çağrıda bulunanlar, bu hamlenin maliyetini hiç hesap etmiyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri; mevcut rejimi devirmek adına tam teşekküllü bir kara ve deniz savaşına girmeyi ve yeni bir hükümet kurulana dek İran’ı işgal etmeyi göze almadıkça; o tartışmalı boğazdan geçen tankerlere refakat eden savaş gemilerini kaybetme riskini üstlenmedikçe; İran’ın misillemesiyle bölgenin üretim kapasitesinde oluşacak o yıkıcı hasarları kabul etmedikçe—bugün çekip gitmek en ehvenişer seçenek gibi görünüyor.

Siyasi mantık çerçevesinde Trump; yenilginin sonuçlarına katlanmayı, yine hüsranla bitebilecek çok daha büyük ve maliyetli bir savaştan sağ çıkmaya çalışmaktan daha güvenli bulabilir.

Haliyle Amerika Birleşik Devletleri için yenilgi artık uzak bir ihtimal değil, kuvvetle muhtemel bir sonuçtur. Bu mağlubiyetin tablosu ise kısaca şöyledir:

İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki mutlak kontrolünü sürdürür. Kriz dindiğinde boğazın bir şekilde yeniden trafiğe açılacağına dair yaygın inanış tamamen mesnetsizdir; zira mevcut durumu eski haline döndürmek İran’ın işine gelmez.

Tahran’da "şahinler" ve "ılımlılar" arasında bir çatlak olduğu söylense de, en ılımlı isimler bile İran’ın elindeki bu muazzam pazarlık kozundan vazgeçemeyeceğini bilir.

İlk olarak; Trump ile yapılacak herhangi bir anlaşmaya ne kadar güvenilebilir? Trump, müzakereler sürerken İran yönetim kademesine yönelik suikast emri vererek, Japonya’nın Pearl Harbor baskınını andıran bir tavırla adeta övünmüştür.

İranlılar, Trump’ın bir uzlaşmaya vardıktan birkaç ay sonra yeniden saldırmayacağından asla emin olamazlar.

Dahası, kendi çıkarlarını tehdit altında gördüğünde hamle yapmaktan çekinmeyen İsrail’in yeni bir saldırı başlatma ihtimali her zaman güncelliğini korumaktadır.

Üstelik bu tablo İsrail’in çıkarlarını doğrudan sarsacaktır. Pek çok İran uzmanının vurguladığı gibi Tahran yönetimi, bu krizden savaş öncesine göre çok daha güçlü çıkmak üzeredir.

Rejim, nükleer kapasitesini korumakla kalmamış; aynı zamanda çok daha tesirli bir silah kuşanmıştır: Küresel enerji piyasasını rehin alma kabiliyeti.

İranlılar boğazı "yeniden açmaktan" bahsettiklerinde, aslında boğazın tamamen kendi denetimlerinde kalmasını kastederler.

İran artık sadece geçiş ücretiyle yetinmeyecek, geçişleri yalnızca arasının iyi olduğu uluslarla sınırlayabilecektir.

Eğer bir devlet Tahran’ın hoşuna gitmeyen bir tavır sergilerse, İran o ülkenin kargo gemilerini yavaşlatarak, hatta sadece yavaşlatma tehdidinde bulunarak o ulusu cezalandırabilecektir.

Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği durdurma veya denetleme gücü, İran’ın nükleer programının teorik etkisinden çok daha sarsıcı ve ani sonuçlar doğurur.

Bu koz, Tahran’daki liderlerin diğer devletleri yaptırımları kaldırmaya ve ilişkileri normalleştirmeye zorlamasına imkan tanır; aksi takdirde bu ülkeler ağır ekonomik bedelleri göze almak zorunda kalacaktır.

İran zenginleşip yeniden silahlandıkça ve nükleer silah seçeneğini masada tuttukça, İsrail kendini her zamankinden daha yalnız bir konumda bulacaktır.

Hatta İsrail, İran’ın bölgedeki vekillerine karşı hamle yapamaz hale bile gelebilir: İran’ın küresel enerji arzı üzerinde böylesine bir nüfuz sahibi olduğu dünyada İsrail; Lübnan, Gazze veya başka bir cephede Tahran’ı kışkırtmaması için devasa bir uluslararası baskı altında kalabilir.

Boğazdaki bu yeni statüko, hem bölgesel hem de küresel ölçekte güç dengelerini kökten değiştirecektir. Bölge nezdinde Amerika Birleşik Devletleri, bir "kağıttan kaplan" olduğunu fiilen kanıtlamış olacak; bu da Körfez ülkelerini ve diğer Arap devletlerini İran ile uzlaşmaya mecbur bırakacaktır.

İran uzmanları Reuel Gerecht ve Ray Takeyh’in ifade ettiği gibi:

"Körfez’deki Arap ekonomileri Amerikan hegemonyasının şemsiyesi altında inşa edildi. Bu şemsiyeyi ve beraberinde getirdiği seyrüsefer özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, Körfez devletleri kaçınılmaz olarak Tahran’ın kapısını aşındırmaya başlayacaktır."

Ancak bu durum sadece onlarla sınırlı kalmayacak; Körfez enerjisine bağımlı olan tüm uluslar, başka çareleri kalmadığı için İran ile özel anlaşmalar yapmak zorunda kalacaklar.

Eğer devasa donanmasıyla Amerika Birleşik Devletleri dahi boğazı açamıyorsa —ya da açmıyorsa— Amerikan gücünün kırıntılarına sahip olan hiçbir koalisyonun bunu başarması mümkün değildir.

Ateşkesin ardından boğaz trafiğini denetlemek amacıyla başlatılan İngiliz-Fransız girişimi ise mizah konusu olmaktan öteye gidemiyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu "koalisyonun" yalnızca barışçıl koşullarda faaliyet göstereceğini açıkça belirtti; yani gemilere refakat edecekler ama sadece buna ihtiyaç duyulmadığı sürece... Oysa İran’ın mutlak kontrolündeki bir boğazın uzun süre güvenli bir su yolu olarak kalması imkansızdır.

Çin’in Tahran üzerinde bir miktar nüfuzu olsa da, Çin dahi tek başına boğazı zorla açabilecek bir kapasiteye sahip değildir.

Bu köklü dönüşümün bir diğer etkisi, küresel çapta büyük güçler arasında bir deniz silahlanma yarışını tetiklemesi olacaktır.

Geçmişte, Çin dahil pek çok ülke bu tür krizlerin önlenmesi ve çözümü noktasında Amerika’ya güveniyordu. Bugün ise Körfez kaynaklarına göbekten bağlı olan Avrupa ve Asya ülkeleri, ekonomik ve siyasi istikrarları için hayati önem taşıyan enerji akışının kesilmesi karşısında çaresizdir.

Düzenin ve öngörülebilirliğin bozulduğu, herkesin kendi başının çaresine baktığı bir dünyada; bu ülkeler nüfuz kazanmak adına kendi filolarını inşa etmeden önce bu duruma ne kadar daha tahammül edebilirler?

Körfez’de alınan bu Amerikan yenilgisi, çok daha geniş çaplı küresel yansımalar doğuracaktır. Tüm dünya; ikinci sınıf bir güçle girilen birkaç haftalık çatışmanın bile Amerikan silah stoklarını tehlikeli seviyelere indirdiğini ve ortada hızlı bir çözüm olmadığını net bir şekilde görüyor.

Bu tablonun, Amerika’nın olası büyük bir çatışmaya hazır olup olmadığına dair yarattığı soru işaretleri; Şi Jinping’i Tayvan’a saldırmaya ya da Vladimir Putin’i Avrupa’ya karşı daha agresifleşmeye teşvik eder mi bilinmez. Ancak Amerika’nın Doğu Asya ve Avrupa’daki müttefikleri, gelecekteki olası bir krizde Washington’ın dayanıklılığını artık ciddi biçimde sorgulayacaktır.

"Amerikan sonrası dünya"ya uyum süreci artık ivme kazanıyor. Amerika’nın bir zamanlar Körfez’de sahip olduğu o sarsılmaz konum ise kaybedilecek pek çok mevziden sadece ilkidir.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler


Makaleler

Güncel