Hürmüz'de kimin sözü geçecek?

img
Hürmüz'de kimin sözü geçecek? YDH

Gazeteci Elijah J. Magnier, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından Hürmüz Boğazı ve Lübnan sınırında tırmanan askeri ve diplomatik nüfuz mücadelesini değerlendirdi.




YDH - Uluslararası yayıncı ve moderatör Mario Nawfal, düzenlediği özel yayında deneyimli savaş muhabiri Elijah J. Magnier'i konuk ederek ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının sahadaki yansımalarını ele aldı.

Yayında, özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer güvenliği, mutabakat zaptının beşinci maddesinin hukuki niteliği, Umman'ın jeopolitik rolü ve Lübnan'ın güneyinde İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan askeri çatışmalar detaylı bir şekilde analiz edildi.

Mülakatın başında Dubai'de meydana gelen kısa süreli alarm durumuna değinen Mario Nawfal, Hürmüz Boğazı'nın Umman tarafında yaşanan hareketliliğin radar sistemlerini tetiklemiş olabileceğini belirtti.

Nawfal, bölgedeki hassas savunma mekanizmalarının insansız hava araçlarının uçuşunu doğrudan bir tehdit olarak algılamış olabileceğini ifade etti.

Bu durumun mutabakat zaptının en hassas maddelerinden biri olan beşinci paragrafı doğrudan ilgilendirdiğini kaydeden Nawfal, belgenin içeriğindeki belirsizliklerin taraflar arasında bir güç mücadelesine yol açtığına dikkat çekti.

"Anlaşma mutlak bir güvenli geçiş garantisi değil, çaba yükümlülüğü getiriyor"

Askeri ve stratejik analist Elijah J. Magnier, mutabakat zaptının Hürmüz Boğazı'ndaki geçişleri düzenleyen beşinci maddesinin hukuki çerçevesini ayrıntılı bir şekilde analiz etti.

Magnier, maddede yer alan ifadelerin mutlak bir garantiden ziyade taraflara belirli sorumluluklar yüklediğini belirtti. Maddenin yazım diline dikkat çeken Magnier, şu değerlendirmede bulundu:

"Beşinci paragraftaki ilgili hükmü dikkatlice okuduğumuzda, bunun katı bir güvenli geçiş garantisi sunmadığını, aksine bağlayıcı bir en iyi çaba yükümlülüğü yarattığını görürüz. Bu düzenleme uyarınca İran, 60 gün boyunca ticari gemilerin serbestçe seyrüsefer yapabilmesi ve trafiğin 30 gün içinde kademeli olarak yeniden tesis edilmesi için ciddi, makul ve pratik tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Ancak bu süreç, teknik ve askeri engellerin kaldırılması ile mayın temizleme faaliyetlerine tabi kılınmıştır. İran'ın ilk 30 günü mayın temizleme dönemi olarak ilan etmesinin temel nedeni de budur. Burada güvenlik ve teknik odaklı bir yükümlülük söz konusudur."

Magnier, mutabakat metnindeki dilin zayıflığına ve diplomatik belirsizliklere işaret ederek, uluslararası hukuk açısından daha güçlü bir metin için "en iyi çabayı göstermek" yerine "güvenli geçişi kesin olarak sağlayacaktır" ifadesinin kullanılması gerektiğini vurguladı.

Ancak mevcut metnin bu düzeyde bir kesinlik içermediğini ifade eden analist, bu durumun taraflara hareket alanı sağladığını kaydetti.

Bu diplomatik ve hukuki esnekliğin sadece seyrüsefer serbestisiyle sınırlı olmadığını, mutabakatın diğer maddeleriyle de doğrudan bağlantılı olduğunu söyleyen Magnier, şöyle konuştu:

"Hürmüz Boğazı'na ilişkin düzenlemeler, mutabakat zaptının birinci maddesinde yer alan Lübnan'ın egemenliği ve savaşa son verilmesi hükmü ile on üçüncü maddede yer alan mali yükümlülüklerle doğrudan ilişkilidir. ABD yönetimi, serbest bırakmayı taahhüt ettiği İran varlıklarını henüz transfer etmedi ve bölgedeki Amerikan savaş gemilerinin varlığı devam ediyor. Dolayısıyla taraflar arasında kesinlikle hiçbir güven bulunmuyor. İran tarafı, Amerikalıların Umman kıyıları üzerinden alternatif bir rota oluşturarak gemilerin ücretsiz ve İran kontrolü dışında geçişini sağlamaya çalıştığını düşünüyor. Eğer bu gerçekleşirse, İran'ın elindeki en büyük jeopolitik koz alınmış olacaktır. İran; Lübnan'daki savaşın sona erdirilmesini, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ve yaptırımların kaldırılmasını Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim gücüyle dayatmaktadır. Bu nedenle İran, kendisiyle koordine edilmeyen ve onay almayan hiçbir geçişe izin vermeyecektir."

"Körfez'de serbest geçiş değil, sadece hizmetlerin koordinasyonu konuşuluyor"

Hürmüz Boğazı'nın fiziksel ve hukuki yapısına dair teknik detayları paylaşan Elijah J. Magnier, boğazın genişliğinin seyrüsefer yapılabilir alanlarda 32 kilometre olduğunu belirtti.

Umman ve İran tarafları arasındaki derinlik farklarının büyük tankerlerin geçişi üzerinde doğrudan belirleyici olduğunu ifade eden Magnier, şu teknik bilgileri aktardı:

"Derinlik farkları nedeniyle İran karasuları, büyük tonajlı tankerlerin geçişi için Umman tarafına kıyasla çok daha elverişlidir. Ayrıca Umman, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ni imzalayarak onaylamış bir devlettir. İran ise bu sözleşmeyi onaylamamış, bunun yerine karasularından düzenli ve denetimli geçişi öngören 1958 tarihli sözleşme hükümlerini esas almaktadır. Boğazdan günde ortalama 120 ticari gemi geçmekte ve günlük yaklaşık 21,2 milyon varil ham petrol sevk edilmektedir. ABD Başkanı Donald Trump'ın iddia ettiği gibi bu miktar 90 milyon varil düzeyinde değildir. İran, bu devasa trafiği denetleyerek hizmet bedeli talep etme hakkına sahip olduğunu belirtmektedir."

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin mutabakatın ardından hemen Umman'ın başkenti Maskat'a giderek diplomatik temaslarda bulunduğunu hatırlatan Magnier, mutabakat metninde geçen "denizcilik hizmetleri" ifadesinin kritik önemde olduğunu vurguladı.

Magnier, "Burada herkesin serbestçe geçebileceği bir Malakka Boğazı modelinden bahsetmiyoruz. Mutabakatın beşinci paragrafı açıkça hizmetlerin koordinasyonuna atıfta bulunmaktadır. Türkiye'nin İstanbul ve Çanakkale boğazlarında uyguladığı yönteme benzer şekilde, İran da kendi karasularından geçen gemilerden hizmet bedeli alma ve geçişi düzenleme hakkını saklı tutmaktadır" dedi.

Sunucu Mario Nawfal'ın, İran'ın Umman rotasını kullanan gemilere yönelik insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği uyarı atışlarının mutabakat zaptının ihlali anlamına gelip gelmediği sorusu üzerine Magnier, hukuki sürecin devam ettiğini belirterek şu yanıtı verdi:

"İran, mutabakatta kendisine tanınan 30 günlük mayın temizleme süresini kullanmaktadır. Bu süre zarfında boğazın güvenliğinden kendisinin sorumlu olduğunu ve izinsiz geçiş teşebbüslerinin yaratacağı riskleri üstlenmeyeceğini beyan etmiştir. Dolayısıyla ilk 30 gün dolmadan İran'ı doğrudan bir mutabakat ihlaliyle suçlamak hukuken mümkün değildir. Ancak ABD ve müttefikleri bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaktadır. İran ise tüm maddelerin bir bütün olarak uygulanması gerektiğini savunarak tek taraflı bir uygulamayı reddetmektedir."

"İsrail ordusu Lübnan'da yeraltı tesislerini bombalarla yok edemedi"

Mülakatın ikinci bölümünde Lübnan'ın güneyindeki askeri gelişmeleri değerlendiren Elijah J. Magnier, mutabakat zaptının birinci maddesinde öngörülen askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sonlandırılması hükmünün İsrail tarafından sistematik olarak ihlal edildiğini belirtti.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz'ın açıklamalarına değinen Magnier, şu ifadeleri kullandı:

"Mutabakatın imzalanmasının ardından İsrail, askeri operasyonlarını sonlandırdığını hiçbir zaman resmen ilan etmedi. Aksine Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail'in askeri hedeflere yönelik saldırı düzenleme özgürlüğünü saklı tutacağını ve Lübnan'ın güneyinden çekilmeyeceklerini defaatle dile getirdi. Bu durum mutabakat zaptının açık ve net bir ihlalidir. Sadece son üç gün içinde düzenlenen nokta operasyonlarda ve insansız hava aracı saldırılarında en az yedi sivil yaşamını yitirdi. Lübnan'ın egemenliği her gün ihlal edilmeye devam ediyor."

İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyindeki stratejik Ali el-Tahir Tepesi'ni ele geçirmek için yürüttüğü askeri operasyonların başarısızlıkla sonuçlandığını kaydeden Magnier, bölgedeki yeraltı tahkimatlarına ilişkin askeri detayları paylaştı:

"Hizbullah'ın Lübnan'ın güneyinde, İsrail istihbaratının varlığından haberdar olduğu ancak havadan bombardımanla imha edemediği çok büyük iki ana yeraltı askeri tesisi bulunuyor. Suriye'de Beşar Esed yönetiminin devrilmesinin ardından İsrail özel kuvvetleri Zebedani bölgesindeki dağlık alanlarda yer alan yeraltı depolarını karadan sızarak havaya uçurmuştu. Ancak Lübnan'ın güneyindeki kale tipi yapılarda ve Ali el-Tahir bölgesinde durum çok farklıdır. İsrail ordusu, Donald Trump dönemindeki ağır bombardıman doktrinini taklit ederek aynı noktaya bazen 100 tondan fazla patlayıcı bıraktı. Buna rağmen yeraltı tesislerine ulaşmayı ve buraları işlevsiz hale getirmeyi başaramadılar."

Bölgedeki kara çatışmalarının şiddetine de değinen deneyimli savaş muhabiri, askeri kayıplar hakkında şu bilgileri verdi:

"İsrail ordusu, gece yarısı bir zırhlı birlik eşliğinde Ali el-Tahir yönünde ilerleme girişiminde bulundu. Ancak Hizbullah unsurları tarafından düzenlenen pusuda bir adet ana muharebe tankı ile üç zırhlı araç tamamen imha edildi. İmha edilen tankın içerisinde aralarında bir yarbayın da bulunduğu dört İsrail askeri yanarak can verdi. İsrail güçleri, cenazeleri bölgeden tahliye edebilmek için saatlerce yoğun bir topçu ateşiyle bölgeyi adeta ateşe verdi. Bu başarısız girişimin ardından İsrail ordusunun tepeyi ele geçirme yönündeki kara operasyonları tamamen durma noktasına geldi."

"Diplomasi askeri caydırıcılık olmadan tek başına sonuç vermez"

Elijah J. Magnier, Lübnan topraklarındaki askeri kontrol oranlarına ilişkin verileri paylaşarak İsrail'in askeri hedeflerine ulaşmaktan uzak olduğunu belirtti.

Litani Nehri'nin güneyindeki yaklaşık 3 bin kilometrekarelik alanın sadece 600 kilometrekaresinin İsrail kontrolüne geçtiğini belirten Magnier, bunun toplam bölgenin yaklaşık yüzde 20 ila 25'ine tekabül ettiğini kaydetti.

Magnier, "İsrail ordusu, beş tümen ve yaklaşık 70 bin askerle 120 günü aşkın süredir yürüttüğü operasyonlara rağmen Mavi Hat sınırından sadece 7 ila 10 kilometre derinliğe kadar ilerleyebilmiştir" şeklinde konuştu.

İran'ın iç siyasetindeki tartışmalara ve mutabakat zaptına yönelik eleştirilere de yanıt veren Magnier, Tahran'ın zayıflık gösterdiği yönündeki iddiaları reddetti. Askeri ve stratejik analist, mülakatı şu sözlerle tamamladı:

"İran'ın zayıflık gösterdiği yönündeki yorumlara katılmıyorum. İran İslam Cumhuriyeti; bölgenin nükleer gücü İsrail ve küresel süper güç olan ABD karşısında teslim olmadan ayakta kalmayı başarmıştır. İmzalanan mutabakat zaptında yer alan 14 maddeden en az 12'si İran'ın talepleri doğrultusunda şekillenmiştir. Uranyum zenginleştirme hakkından füze programının korunmasına, dondurulmuş varlıkların iadesinden nükleer enerji üretimine kadar birçok stratejik kazanım elde edilmiştir. Ancak bu kazanımların sahada korunması askeri caydırıcılığa bağlıdır. Diplomasi, askeri caydırıcılık olmadan tek başına sonuç vermez. İran, Hürmüz Boğazı'ndaki kontrolünü diplomatik bir pazarlık aracı olarak masada tutmaya devam edecektir. Benyamin Netanyahu ise siyasi varlığını sürdürebilmek için çatışmanın devam etmesine ihtiyaç duymaktadır. İran, İsrail'in bu askeri tuzağına düşmeden diplomatik ve askeri baskı unsurlarını dengeli bir şekilde kullanmayı sürdürecektir."



Makaleler

Güncel