Son Dakika
İnşa

Diyalog ve işgale direnişin öncüsü Musa Sadr

31 Ağustos 2026 13:54 Bu sayfayı yazdır Hüseyin Sabra

"Sadr, Lübnan’ı nev-i şahsına münhasır bir tecrübe olarak görüyor; dinlerin bu topraklardaki bir arada yaşama pratiğini insanlık ve dünya medeniyeti adına vazgeçilmez bir değer sayıyordu."

Diyalog ve işgale direnişin öncüsü Musa Sadr
Diyalog ve işgale direnişin öncüsü Musa Sadr YDH
Yazı boyutu
100%
15 dk okuma
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin Sabra; modern Lübnan tarihinin en etkili dini ve siyasi figürlerinden biri olan İmam Musa Sadr’ın çok boyutlu portresini ve 1978 yılı Ağustos ayında Libya’da sırra kadem basmasıyla başlayan karanlık süreci ele alıyor. Sadr; Kum ve Necef havzalarının klasik ilmi birikimini modern üniversite eğitimiyle harmanlayarak mezhebi sınırları aşan bir halk liderine dönüştü, kurduğu Mahrumlar Hareketi ve«Emel örgütü vasıtasıyla Lübnan’daki çarpık taifeci sisteme ve İsrail işgaline karşı ezilenlerin sözcüsü oldu. 1975 Lübnan İç Savaşı’nda silahı reddedip itikaf ve diyalog yoluyla barışı savunan Sadr, 1978’deki İsrail işgalini durdurmak amacıyla çıktığı bölgesel diplomasi turunun son durağı olan Libya’da Kaddafi rejimi tarafından alıkonuldu. Libya yönetiminin "Roma'ya gitti" şeklindeki tezviratları İtalyan yargısı ve Lübnan resmi tahkikat heyetlerinin adli raporlarıyla kesin biçimde çürütüldü, Sadr’ın İtalya’ya hiç ulaşmadığı tescil edildi.

İmam Musa Sadr ile dava arkadaşları Şeyh Muhammed Yakub ve gazeteci Abbas Bedreddin’in Libya’da kayıplara karışmasının üzerinden kırk sekiz yıl geçti; fakat bu meçhul vaka hâlâ aydınlatılabilmiş değil. Ne var ki 1978 Ağustos’unda sırra kadem basan bu şahsiyet; yoksulların ve mahrumların müdafaasını, taifeci düzenle yüzleşmeyi, Hristiyan-İslam bir arada yaşama kültürünü muhafaza etmeyi ve İsrail işgaline karşı direnişi harmanlayan siyasi ve toplumsal projesiyle Lübnan’da "hazır" bulunmaya devam etti[1].

Musa Sadr, alışılageldik bir din adamı değildi. Dini merciiyet [2] makamını siyasi ve toplumsal eylemle birleştirmeyi başarmıştı. Onun biyografisi; Şii toplumunun meseleleri, Lübnan’daki taifeci düzen, sosyal mahrumiyet, İsrail işgaline karşı direniş ve nihayet bugüne kadar çözüme kavuşturulamayan kayboluş hadisesiyle iç içe geçer. Kendisinin Libya’dan İtalya’ya geçtiğini öne süren iddialar ise gerek dava dosyasına giren soruşturmalar gerekse Lübnan resmi heyetinin ulaştığı bulgularla çürütülmüş; Sadr ve arkadaşlarının İtalya topraklarına asla ayak basmadığı kesinleşmiştir.

Musa Sadr kimdir?

Seyyid Musa Sadr; 1702 yılında Sûr vilayetine bağlı Şuhûr köyünde doğmuş olan Seyyid Salih Şerefuddin’in oğlu Seyyid Sadruddin’in oğlu Seyyid İsmail’in oğlu Seyyid Sadruddin’in evladıdır. Kökleri İran’ın mukaddes Kum şehrine uzanan Sadr, 15 Mart 1928’de burada dünyaya geldi. Temel ilimleri ağabeyi Rıza’nın rahle-i tedrisinde aldı; dil ve fıkıh usulü sahasındaki esas formasyonunu ise babasının gözetiminde tamamladı.

Kum Dini İlimler Havzası’na intisap ederek yetkin bir araştırmacı, hatip ve münazara ustası olarak temayüz etti; bu safha kendisine içtihat [2] rütbesinin verilmesiyle taçlandı. Ardından Tahran Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi ve 1953 yılında iktisat diploması alarak mezun oldu; böylelikle üniversite amfilerine sarığıyla adım atan ilk ilim adamı unvanını kazandı. 1954 yılında dini tahsilini daha ileri bir seviyeye taşımak amacıyla Necef-i Eşref’e intikal etti.

Sadr, Lübnan’ın Sûr şehrini ilk kez 1955’te ziyaret etti ve burada akrabası Seyyid Abdülhüseyin Şerefuddin’in misafiri oldu. 1959 yılı sonlarında Şerefuddin’in vefatı üzerine evlatları, Kum’da bulunan Sadr’a bir mektup yazarak babalarının irtihaliyle doğan boşluğu doldurması için kendisini Lübnan’a davet ettiler.

Sadr, Lübnan’ı nev-i şahsına münhasır bir tecrübe olarak görüyor; dinlerin bu topraklardaki bir arada yaşama pratiğini insanlık ve dünya medeniyeti adına vazgeçilmez bir değer sayıyordu.

Mahrumiyetten siyasal eyleme

Musa Sadr, mevcut çarpık düzene başkaldırmanın ve köklü bir değişimin ön şartı olarak "mahrum kitlelerin"[3] içinde bulundukları yakıcı gerçekliğe dair bilinçlendirilmesi gerektiğine inanıyordu. Ancak bu idrakin bir gecede inşa edilemeyeceğinin, meşakkatli bir sabır istediğinin de farkındaydı; bu sebeple aşamalı, tedrici bir bilinçlendirme, kültürel gelişim ve teşkilatlanma programı takip etti.

"Kayıp İmam", Lübnan’da ikamet ettiği müddet boyunca halkın çilelerini, dertlerini ve ıstıraplarını bizzat paylaştı; siyaset ve toplum sahasına bütünüyle atılmadan evvel, ezilenlerin ve dışlananların yılmaz savunucusu sıfatıyla halkın derin sevgisini kazandı. Lübnanlıların maruz kaldığı mahrumiyetin asıl kaynağının; mezhebi imtiyazları meşrulaştıran, iktidarı liyakat yerine taife esasına göre[4] küçük bir zümrenin eline teslim eden nizamın bizatihi kendisi olduğunu görüyordu. Bu teşhisten hareketle; renge ve inanca bakılmaksızın siyasal taifeciliğinin lağvedilmesini bayraklaştırdı; köklü siyasi, iktisadi ve içtimai reformlar talep ederek sistemin ıslahı için çağrıda bulundu.

Aynı zamanda ihmal edilmiş Lübnan vilayetlerinin hakkının teslim edilmesini, vatandaşlar arasında hak ve ödevlerde mutlak eşitliğin sağlanmasını, zulüm ve sınıfsal tahakkümün ortadan kaldırılmasını savundu. Özgürlük, haysiyet, adalet, ehliyet ve fırsat eşitliği temellerinde yükselen bir Lübnan idealini müdafaa etti. Böylelikle dar mezhebi sınırları aşarak projesiyle, ayrımcılık ve dışlanmışlığa karşı duran farklı taifelerden tüm mazlumların umut bağladığı müşterek bir lider haline geldi.

Mahrumlar Hareketi

1974 yılına gelindiğinde Mahrumlar Hareketi[3] fikri billurlaştı ve İmam Sadr’ın milli-siyasi vizyonunun ana hatları belirginleşti. Taşıdığı mezhebi kimlik, onun insani ve milli ufkunu asla gölgelemedi; nitekim hareketi, farklı cemaat ve inanç gruplarından siyasi, kültürel ve toplumsal elitlerin güçlü desteğine mazhar oldu.

Bu siyasi ve toplumsal uyanış dalgası; çağdaş Lübnan tarihinin en görkemli kitlesel eylemlerinden kabul edilen Baalbek ve Sûr mitingleriyle Mahrumlar Hareketi'nin kuruluşu ilan edilerek zirveye taşındı.

Mahrumiyetin dini ve mezhebi olamayacağı, yoksulluğun her cemaatin ortak derdi olduğu kabulünden hareket eden hareket; kapılarını muhtelif taifelerden Lübnanlılara açtı, farklı fikri akımlardan aydın, mütefekkir ve siyasetçileri bünyesinde topladı.

Sadr, hareketin felsefesini şu veciz sözlerle ifade ediyordu: "Mahrumlar Hareketi; hakları gasbedilmişlerin hukukunu arama hareketidir. Gayesi, Lübnan’da tek bir mahrum fert ve tek bir ihmal edilmiş bölge bırakmamaktır. O; berrak, fıtri, külfetsiz fakat sırrına kolay erilmez bir açıklığa sahiptir."

Mahrumlar Hareketinden işgale karşı direnişe

Devletin İsrail tecavüzleri karşısında Lübnan topraklarını savunma mesuliyetini yerine getirmekte zaaf göstermesi üzerine İmam Sadr; vatan topraklarını Siyonist emellere karşı korumak maksadıyla Lübnan Direniş Birlikleri’ni, yani Emel [5] teşkilatını kurdu.

Sadr, İsrail’i büyük bir sömürgeci müdahaleyle Arap coğrafyasının kalbine saplanmış gayrimeşru bir işgal varlığı olarak değerlendiriyordu.

İsrail’in yalnızca Lübnan ve Filistin’in değil; "tüm Arap milletinin, İslam’ın, Hristiyanlığın, topyekûn insanlığın, semavi dinlerin ve nihayetinde Cenâb-ı Hakk’ın düşmanı" olduğunun altını çiziyordu.

Bu şuurla, ona karşı meşru her türlü vasıtayla savaşılması, bu yapıya asla boyun eğilmemesi ve bu varlığın tasfiyesi için mücadele edilmesi çağrısında bulunuyordu.

Musa Sadr ve Lübnan iç savaşı

13 Nisan 1975 tarihinde, İmam Sadr’ın Lübnan’ın birliği üzerindeki yıkıcı neticelerine dair defaatle ikazda bulunduğu Lübnan İç Savaşı patlak verdi.

Sadr, bu kör savaşa taraf olmayı kesin bir dille reddetti ve iç çatışma fitilini söndürmek için çaba gösterdi. Şiddete son verilmesi ve vatanın bütünlüğünün korunması talebiyle Beyrut’taki Safa Camii’nde süresiz açlık grevine ve itikafa çekildi; tavrını şu sözlerle haykırdı: "Şiddeti durdurmak, silahların aradan çekilmesini müzakere etmek, vatanımızın birliğini ve irademizi korumak, gücümüzü ise yalnızca asıl düşmanımıza saklamak gayesiyle orucu ve itikafı seçtim."

Savaş ateşini söndürmenin dini, milli ve insani bir vecibe olduğunu; gerilimi düşüren ve savaş heyulasını Lübnan’dan uzaklaştıran herkesin, aslında kendi hanesini ve mabedini yangından kurtardığını vurguladı.

Libya’ya yapılan son seyahat

İsrail güçlerinin 1978 yılındaki Litani Harekâtı ile Güney Lübnan’ı işgal etmesi, ülkedeki buhranın had safhaya ulaşması ve işgalci gücün BM’nin Güney Lübnan’dan çekilmeyi emreden 425 sayılı kararını hiçe sayması üzerine İmam Sadr; ülkedeki vahim gidişatı ve güneyi tehdit eden tehlikeleri, krizin çözümünde doğrudan etki ve karar sahibi olan Arap liderlerin dikkatine sunmaya karar verdi.

Bu çerçevede; Bahreyn’in Ahbarü’l-Halic gazetesine verdiği mülakatta bizzat ifade ettiği üzere, Lübnan’ın çilesine son vermek ve güneyini kurtarmak maksadıyla özel bir Arap zirvesi toplanması çağrısında bulunarak Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Cezayir’i kapsayan bir temas trafiği başlattı.

Cezayir’deki üst düzey görüşmeleri esnasında yetkililer, Lübnan sahasındaki askeri ve siyasi dengeler üzerindeki ağırlığı sebebiyle kendisine Libya yönetimini de ziyaret etmesi tavsiyesinde bulundular.

25 Ağustos 1978 Cuma günü İmam Sadr; Şeyh Muhammed Yakub ve gazeteci Abbas Bedreddin refakatinde Libya’ya hareket etti. Beyrut Havalimanı’nda kendisini uğurlayanlar arasında Libya Maslahatgüzarı da bulunuyordu. Trablusgarp Havalimanı’na indiğinde ise Libya Genel Halk Kongresi Dış İrtibat Bürosu Başkanı tarafından resmi düzeyde karşılandı.

Fakat Libya resmi medyası, bu üst düzey ziyaretçinin ülkeye varışına dair tek bir satır dahi haber geçmediği gibi, ikameti süresince de varlığına dair mutlak bir sansür uyguladı. Hatta Lübnan Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki resmi rapora göre, Lübnan’ın Trablusgarp Maslahatgüzarı Nizar Ferhat dahi Sadr’ın şehirde bulunduğundan ancak 28 Ağustos 1978’de Bedreddin’in kendisini telefonla araması üzerine haberdar olabildi.

Libya’ya intikal ettiği andan itibaren, mutad uygulamasının aksine İmam Sadr’dan Lübnan’a hiçbir haber veya telefon ulaşmadı.

Libya Tezgahı: "Roma’ya uçtu" iddiası

İmam Sadr ve arkadaşlarının dönüşünün gecikmesi ve irtibatın tamamen kopması üzerine, Lübnan Yüksek İslam Şii Konseyi 6 Eylül 1978’de Libya Maslahatgüzarından resmi izahat istedi; ancak Trablus yönetimi bu talebi dört gün boyunca oyalayarak yanıtsız bıraktı.

Bunun üzerine Konsey meseleyi, dönemin Lübnan Başbakanı Selim Hoss’a intikal ettirdi. Başbakan derhal Libya temsilcisini çağırarak talebi en üst perdeden ve ivedilik kaydıyla yineledi. Ertesi gün öğle saatlerinde Libya tarafından gelen cevapta; İmam Sadr ve refakatçilerinin 31 Ağustos 1978 akşamı Alitalia Hava Yolları’na ait bir uçakla Roma’ya hareket ettikleri iddia edildi.

Bu gayriciddi yanıt endişeleri daha da tırmandırdı. 12 Eylül 1978’de Lübnan Cumhurbaşkanı İlyas Sarkis, bizzat Muammer Kaddafi’yi telefonla arayarak durumu açıklığa kavuşturmak ve misafirlerin ne Lübnan’a döndüğünü ne de Libya dışında görüldüğünü bildirmek istedi. Ancak aynı gün içinde defalarca yinelenen bu girişimler sonuçsuz kaldı; zira Trablusgarp santralindeki Libyalı görevli Kaddafi’nin o hatta bulunmadığını söyleyerek başka numaralar veriyor, görüşmeyi kasten engelliyordu.

İmam Musa Sadr’ın kaybolduğu haberi 12 Eylül 1978’de Lübnan basınında manşetlere taşındı; dünya radyoları ve uluslararası ajanslar hadiseyi birinci haber olarak duyurdu.

Aynı tarihte, Libya rejimiyle sıkı irtibatı bulunan Lübnanlı bir gazete haberi "İran’daki Hadiselerin Bu Muammayla Bir Bağı Var mı?" başlığıyla servis ederek hadiseyi İran iç siyasetine bağlama gayreti güttü. Kuveyt Haber Ajansı (KUNA) da Libya resmi kaynaklarına dayandırarak İmam Sadr’ın birkaç gündür İran’da olduğunu iddia etti; bilahare bu tezviratın kaynağının Libya Haber Ajansı’nın Beyrut büro şefi olduğu tespit edildi.

Uluslararası baskıların artması üzerine Libya hükümeti bir bildiri yayımlayarak; Trablus’un "meseleye büyük ehemmiyet atfettiğini, İmam Sadr ve arkadaşlarının akıbetini tayin etmek ve hayatlarını kurtarmak maksadıyla tüm ağırlığını İslami ve ilerici güçlerle birleştirdiğini" ileri sürdü.

Resmi Libya tebliğinde, İmam Sadr ve beraberindekilerin 31 Ağustos 1978 akşamı saat 20.15’te Trablusgarp’tan Roma’ya hareket ettikleri tezi ısrarla yinelendi.

Kaddafi alimler heyetine ne söyledi?

21 Eylül 1978’de İmam Sadr meselesini gündeme taşımak amacıyla Beyrut’tan Şam’a doğru devasa bir halk yürüyüşü tertiplendi; o sırada Şam’da Direniş ve Kararlılık Cephesi Zirvesi[6] toplanmıştı. Kaddafi’nin talebi üzerine; yürüyüş heyetini temsilen Şeyh Abdülemir Kabalan, Şeyh Ahmed Zeyn, Şeyh Abdülhalim Zeyn ve Şeyh Halil Şukayr’dan müteşekkil bir ulema heyetiyle Libya lideri arasında basına kapalı bir görüşme gerçekleştirildi.

Bu mülakatta Kaddafi; İmam Sadr ile 31 Ağustos 1978 günü saat 13.30 için randevulaştıklarını, fakat İmam’ın bu görüşmeye icabet etmediğini ve kendisine onun ülkeden ayrıldığının iletildiğini iddia etti.

Ne var ki dava dosyasında yer alan muhtelif kaynaklı istihbari veriler, o gün mülakatın fiilen gerçekleştiğini; Lübnan’ın içine sürüklendiği felaket ve Libya’nın müdahaleci rolü hususunda Kaddafi ile Sadr arasında son derece sert bir münakaşa ve şiddetli fikir ayrılıkları yaşandığını ortaya koymaktadır. Dosyadaki belgelere göre bu hakikat; 25 Şubat 1979’da İmam Sadr vakasını tahkik için Suudi Arabistan’ı ziyaret eden, aralarında milletvekilleri Mahmud Ammar ve Muhammed Yusuf Beydun’un da bulunduğu Lübnan heyetine, bizzat merhum Suudi Kralı Hâlid bin Abdülaziz ve kardeşi Prens Fehd tarafından da teyit edilmiştir.

Bunun yanı sıra uluslararası diplomatik kaynaklardan ve eski bir Libya Dışişleri Bakanı’na atfedilen gizli itiraflardan sızan bilgiler de İmam ve arkadaşlarının bu gergin toplantının hemen akabinde alıkonulup tevkif edildiklerini doğrulamaktadır.

Roma'daki mektup ve soruşturmayı saptırma girişimleri

Roma’ya intikal eden Lübnan güvenlik heyetinin elde ettiği verilere göre İtalyan makamlarının elinde, Seyyid Sadr’ın İtalya sınırlarına girdiğine ya da Roma Havalimanı’ndan transit geçiş yaptığına dair hiçbir kanıt bulunmuyordu. Bilakis İtalya İçişleri Bakanlığı kayıtları, bahsi geçen üç şahsiyetten hiçbirinin İtalya’ya ulaşmadığını teyit ediyordu.

Bu esnada, 28 Eylül 1978’de Roma Merkez Tren Garı’ndaki bir posta kutusuna İtalyan Paese Sera gazetesine hitaben yazılmış, altında "Birleşik ve Laik Bir Lübnan İçin Laik Lübnanlılar Örgütü imzası bulunan sahte bir mektup bırakıldı.

Mektupta; örgütün Şah rejimine muhalif üç İranlı temsilciyle buluşmak üzere 31 Ağustos’ta Roma’ya indiği esnada İmam Sadr’ı kaçırdığı, bu kaçırma eyleminin bizzat örgüt üyesi olduğu ve halen Güney Amerika’da bulunduğu iddia edilen Abbas Bedreddin’in yardımıyla icra edildiği ileri sürülüyordu. Ayrıca Şeyh Muhammed Yakub’un firar etmeye çalışırken öldürüldüğü, Sadr’ın ise Amsterdam’da rehin tutulduğu iddia edilerek Amsterdam, Brüksel ve Roma’da üç ayrı otel ismi verilip müzakereciler için 10 Ekim tarihine randevu tayin ediliyordu.

Ancak hem İtalyan polisinin hem de Lübnan tahkikatının vardığı neticeler, mezkûr tarihte belirtilen otellere hiç kimsenin gelmediğini, gerçekte böyle bir örgütün asla var olmadığını ve mektubun tamamen soruşturmanın seyrini bulandırmak ve hedef saptırmak maksadıyla tezgahlandığını kanıtladı. Nitekim Amsterdam Yabancılar Şubesi Emniyet Müdürü de "bu kentin isminin hadiseye karıştırılmasının açık bir dezenformasyon hamlesinden ibaret olduğunu" ilan etti.

İtalya'nın soruşturması: "Sadr İtalya’ya asla ulaşmadı"

Hadisenin 13 Eylül 1978’de uluslararası kamuoyuna yansımasının hemen ardından İtalyan yargısı kapsamlı bir adli soruşturma başlattı ve iki hafta gibi kısa bir sürede İmam Musa Sadr ve refakatçilerinin Libya’dan hiç ayrılmadıkları ve İtalya’ya kesinlikle giriş yapmadıkları sonucuna vardı.

Soruşturma zabıtlarına göre; Alitalia firmasına ait 881 sefer sayılı uçağın yolcuları ve kabin memurları bu şahısları görmediklerini beyan etti; Roma Havalimanı gümrük ve pasaport polisi de ülkeye giriş yapmadıklarını teyit etti. Ayrıca adlarına rezervasyon yapılan otele, sahte kimlikli Arap kökenli iki şahsın giriş yaptığı; İmam ve arkadaşlarının bavulları üzerinde tahrifat yapıldığı ve pasaportlarındaki fotoğrafların söküldüğü tespit edildi.

Nihayetinde Haziran 1979’da İtalyan Sorgu Hâkimi ve Başsavcı Vekili; Sadr ve dava arkadaşlarının Libya topraklarında alıkonulduklarını, İtalya sınırlarına katiyen dahil olmadıklarını nihai adli karara bağladı.

Lübnan Hükümeti de 13 Eylül 1978’de Ömer Meseyke başkanlığında iki üst düzey subaydan oluşan resmi bir tahkikat heyetini görevlendirmişti. Libya rejimi bu heyeti ülkeye kabul etmeyi reddederken, İtalya tahkikat yapmalarına imkân tanıdı.

Roma’da yürütülen 15 günlük derinlemesine araştırmanın ardından Lübnan heyeti, İtalyan adli ve istihbari birimleriyle tam bir mutabakat halinde; İmam Musa Sadr ve refakatçilerinin asla Roma’ya ulaşmadıklarını ve Libya resmi makamlarının iddia ettiği gibi bu ülkeden katiyen ayrılmadıklarını tescil etti.


[1] el-Hâdıru'l-Gāib: Orijinal: «الحاضر الغائب». Lafzen "hazır/burada olan gayp/kayıp kişi". Bağlamsal olarak; fiziki yokluğuna ve kaçırılmış olmasına rağmen fikirleri, kurduğu kurumlar ve toplumsal etkisiyle Lübnan siyasetinde ve kolektif hafıazada capcanlı yaşamaya devam eden karizmatik lideri ifade eder. H-d-r (حضر) kökünden türeyen hâdır (ismi fail: hazır bulunan, şahit olan, yaşayan) ile ğ-y-b (غيب) kökünden gelen gāib (ismi fail: gözden kaybolan, gizlenen) kelimelerinin tezad (tıbâk) sanatı üzerinden yan yana getirilmesiyle kurulmuş oksimoronik bir terkiptir. Bu ifade Şii imamet teolojisindeki "Gaybet" doktrinine açık bir telmihtir. 12. İmam, fiziki dünyadan gizlenmiş olmasına rağmen manen toplumu sevk ve idare eder. (ç.n.)

[2] el-İctihâd ve'l-Merciiyye: Orijinal: الاجتهاد / المرجعية الدينية. İçtihat; fıkhi kaynaklardan hüküm çıkarma ehliyetidir. Merciiyyet ise taklit mercii (merci-i taklîd) olma, yani dini ve toplumsal otoriteyi temsil etme makamıdır. Usuli-Şii havza geleneğinde (Kum ve Necef) içtihat derecesi, bir din âliminin taklitten kurtulup fıkhi meselelerde bağımsız hüküm verebilme rüştünü ispatlaması demektir. Sadr, geleneksel Necef/Kum havzasından gelen bu dini meşruiyeti, Tahran Hukuk/İktisat Fakültesi'nden aldığı modern akademik formasyonla birleştirerek ulema profilini dönüştürmüştür. Onu kıymetli kılan da budur. (ç.n.)

[3] el-Mahrûmûn / Hareketi'l-Mahrûmîn: Orijinal: «المحرومين» / «حركة المحرومين». "Mahrum bırakılmışlar, dışlanmışlar, hakları gasbedilmişler". Tarihsel bağlamda Sadr’ın Lübnan’da köylüler, yoksul kent varoşları ve özellikle ihmal edilmiş Güney Lübnan ve Bekaa halkı için geliştirdiği sosyo-politik kavram. Kur'an-ı Kerim'deki zariyat ve mearic surelerinde geçen "hak sahipleri ve mahrumlar" (li's-sâili ve'l-mahrûm) kavramsallaştırmasının ve mustazaflar teolojisinin çağdaş sosyolojiye uyarlanışıdır. Sadr bu kavramı dinler ve mezhepler üstü kurgulayarak sadece Şiileri değil; Hristiyan ve Sünni yoksulları da içeren bir hak arama hareketine dönüştürmüştür. (ç.n.)

[4]  et-Tâifiyye es-Siyâsiyye: Orijinal: الطائفية السياسية / النظام الطائفي. "Siyasal taifecilik / Konfesyonalist sistem". Lübnan'da devlet makamlarının, bürokrasinin ve meclis sandalyelerinin liyakat esasına göre değil, nüfus oranlarına dayalı dinsel kotalarla paylaştırıldığı anayasal düzen. 1943 Ulusal Paktı (el-Mîsâku'l-Vatanî) ile kurulan ve Cumhurbaşkanlığını Marunilere, Başbakanlığı Sünnilere, Meclis Başkanlığını ise Şiilere tahsis eden Fransız manda mirası oligarşik yapı. Sadr, bu yapının vatandaşlık bağı yerine cemaat asabiyetini beslediğini ve yoksul kitleleri marjinalleştirdiğini vurgulamıştır. (ç.n.)

[5] "Lübnan Direniş Birlikleri". Baş harflerinin akrostişi Arapçada "ümit, beklenti, geleceğe dair arzu" manasına gelen «أمل» (Emel) kelimesini oluşturur. 1975'te Mahrumlar Hareketi'nin askeri kanadı olarak kurulmuştur. Başlangıçta Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Yaser Arafat'ın desteğiyle eğitilen bu milis gücü, Güney Lübnan köylerini İsrail tecavüzlerine karşı koruma refleksiyle doğmuş, bilahare Lübnan İç Savaşı'nın ve Şii siyasetinin ana aktörlerinden birine dönüşmüştür. (ç.n.)

[6] Cebhetü's-Sumûd ve't-Tasaddî: Orijinal: «مؤتمر قمة الصمود والتصدي». "Direniş ve Kararlılık Cephesi Zirvesi". Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın 1977'de Kudüs'ü ziyareti ve İsrail ile Camp David barış sürecini başlatması üzerine tecrit edilmesi amacıyla kurulan radikal Arap bloku. Suriye, Libya, Cezayir, Güney Yemen ve FKÖ'nün teşkil ettiği bu blok, dönemin Arap dünyasındaki en sert kutuplaşmayı temsil etmekteydi. Zirvenin Şam’da yapıldığı sırada Lübnanlı ulemanın Kaddafi ile yüzleşmesi, olayın bölgesel jeopolitikle ne derece iç içe geçtiğini gösterir. (ç.n.)

Çeviri: YDH

İlgili Haberler