İran masayı kurdu, ABD uyum sağladı, İsrail devre dışı kaldı

img
İran masayı kurdu, ABD uyum sağladı, İsrail devre dışı kaldı YDH

❝Bu mutabakat, dünyanın en güçlü devletinin askeri sınırlarını yansıttığı kadar, İran’ın jeostratejik avantajlarını sonuna kadar kullanmayı bilen rejiminin etkileyici manevra kabiliyetini de gözler önüne seriyor.❞




Zvi Barel

YDH- İsrailli analist Zvi Barel, Haaretz'de yayımlanan analizinde, ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptını bir "barış belgesi" değil, tarafların sahadaki güçlerinin tavanına çarptığı bir "mühendislik belgesi" olarak nitelendirerek ABD'nin askeri caydırıcılığındaki erimeyi ve İran’ın asimetrik zaferini merkeze yerleştiriyor. Bölgedeki "yeni düzenin" mimarisinin artık Washington’da değil, Tahran’da çizildiğini; bölge ülkelerinin (Arap dünyası) bile fiilen İran’ın diplomatik manevrasına rıza gösterdiğini gözler önüne seren Barel, İsrail'in "askeri çözüm" arayışını bir tür "hüzünlü nişane" olarak tanımlayarak, aslında sahadaki askeri gerçekliğin (Lübnan'daki atış menzili dışına çıkış) diplomatik bir hezimetle taçlandığını söylüyor.

✱✱✱


İran ile ABD arasındaki mutabakat zaptı bir barış değil; ABD’nin gücünün sınırlarını ve İran rejiminin sergilediği başarılı manevrayı özetleyen bir belgedir. İsrail’in, İran’ın Lübnan’daki nüfuzunu kırma şansı hâlâ mevcuttur.

Cuma günü –Cenevre’de bir deprem yaşanmadığı, Dahiye’ye bir bomba düşmediği, Mücteba Hamenei sol tarafından uyanmadığı ve Amerikalı, İranlı ya da İsrailli bir subay durup dururken bir İHA veya füze fırlatmaya karar vermediği sürece– ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptı imzalanacak.

Bu, dünya barışını, bölgesel huzuru ve hatta ikili bir mutabakatı tesis etmeyecek. Zaten Washington ile Tahran arasındaki "dünya savaşını" bitirmesi de hiç hedeflenmedi. Bu metin, yalnızca bir niyet mektubundan ibaret. İki tarafın arzularını, hayal kırıklıklarını, yenilgilerini ve en önemlisi, her birinin gücünün sınırlarını özetleyen bir bilanço niteliğinde.

Bu mutabakat, dünyanın en güçlü devletinin askeri sınırlarını yansıttığı kadar, İran’ın jeostratejik avantajlarını sonuna kadar kullanmayı bilen rejiminin etkileyici manevra kabiliyetini de gözler önüne seriyor.

Ayrıca, "mümkün olan" ile "arzulanan" öncelikler arasındaki uçurumu da ortaya koyuyor.

Atılacak imza ile 60 günlük ateşkes süreci başlayacak ve taraflar bu süre zarfında nihai bir anlaşmaya varmak için çabalayacaklar.

Ancak, beklentiyi çok yüksek tutmamakta fayda var. Bu sadece Trump’ın zaman kavramının ne kadar değişken olduğunu kanıtlamasından değil, yeni bir nükleer anlaşma tasarlamayı amaçlayan müzakerelerin 60 günden çok daha uzun sürecek olmasından kaynaklanıyor.

Karmaşık teknik meselelerin yanı sıra bu, mutlak güvensizlik ortamında ve taraflardan hiçbiri hedeflerinden gerçekten vazgeçmemişken, yeni bir askeri çatışmanın gerekçelerini bertaraf etmesi gereken mayınlı bir süreçtir.

İran, müzakerelere sadece askeri gücüne ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolüne yaslanan bir konumdan girmiyor.

Ülke, Arap ülkelerinden oluşan bir koruma kuşağıyla çevrili olarak masaya oturuyor; bölge devletleri ekonomik ve siyasi istikrarın önceliklerinin başında geldiğini ve net bir dille, İran ile anlaşmanın bir gereklilik olduğunu belirlediler.

Uğradıkları saldırılara ve yaşadıkları büyük kayıplara rağmen ABD-İsrail askeri koalisyonuna katılmayarak fiilen İran’ın diplomatik çabalarının destekçisi ve "yeni düzenin" nikah şahitleri konumuna geldiler.

Diğer taraftan ABD, yaptırım baskısını ve birçok bankada dondurulmuş vaziyette tutulan, yaklaşık 100 ila 120 milyar dolar değerindeki İran varlıklarını elinde bulundurmaya devam ediyor.

Ancak, savaşın ilan edilen hedeflerine ulaşılmasıyla beklenen –başta rejimin yıkılması ve buna bağlı olarak İran’ın nükleer politikasının değişmesi gibi– ABD’nin askeri tehdidi giderek buharlaşıyor.

ABD’nin askeri gücü hâlâ masada olsa da Trump’ın bunu kullanma motivasyonu zayıflıyor; bu motivasyon eridikçe İsrail’in askeri tehdidi de etkisini yitiriyor.

Müzakerelerin daha ilk aşamasında, hatta İran’ın beklentisine göre imzadan hemen önce, dünyadaki bankalarda dondurulan yaklaşık 24 milyar dolarlık varlığın 12 milyar dolarının serbest bırakılması öngörülüyor.

Şunu anımsatmakta fayda var: 2015’teki orijinal nükleer anlaşmada Tahran, nükleer tesislerin denetim mekanizmalarının uygulanmasına izin vermek için imza ile anlaşmanın yürürlüğe girmesi arasında yaklaşık beş ay beklemek zorunda kalmıştı.

Şimdi ise "Trump tarzı ciddiyet payı" olarak, önceden garanti edilmiş bir ilk ödemeyi tahsil ediyor.

Hürmüz Boğazı'nın deniz trafiğine yeniden açılması yalnızca Körfez ülkeleri için bir müjde değil.

Bu ülkeler, limanlarında sıkışıp kalan yaklaşık bin 800 geminin çıkışı haftalar sürecek olsa da petrol ve gaz tedarikini nihayet yenileyebilecekler; ancak bu gelişme, İran için de devasa bir ekonomik armağan niteliğinde.

Yaptırımlar kağıt üzerinde kaldırılmamış olsa da Tahran yeniden petrol sevkiyatına başlayabilecek, ağzına kadar dolu rezervlerini boşaltabilecek ve savaş öncesindeki kaçakçılık mekanizmalarını —bu kez tankerlerinin hedef alınma riskini aynı oranda göze almadan— yeniden işletebilecektir.

Tahminler, sadece ateşkes döneminde İran’ın yaklaşık yedi milyar dolarlık petrol satışı yapabileceği yönünde.

Ancak anlık ekonomik kazançlara ve ABD’nin ekonomik baskı araçlarından yoksun kalacağı endişesine odaklanmak, resmin bütününü kaçırmaktır.

Zira yaptırımlar, İran’ı orijinal nükleer anlaşmayı imzalamaya tek başına zorlamamıştı.

İran bu anlaşma sayesinde; nükleer programına meşruiyet kazandırmayı, bölgesel ve uluslararası arenada yeni bir konum elde etmeyi, ABD ve İsrail’in askeri tehdidini etkisiz kılmayı ve aynı zamanda iç siyasi sistemini yeniden yapılandırmayı başardı.

Aslına bakılırsa yaptırımlar, ABD’nin anlaşmadan çekilmesinden ve "maksimum baskı" politikasının uygulanmasından sonra bile nükleer programı donduramadı.

Savaşı engellemediği gibi, Hürmüz Boğazı ablukasına kadar İran’ın petrol satışını da kökten durdurmadı; en önemlisi de bu ağır bedeli ödeyen taraf İran halkı oldu.

Demokrasilerde yaptırımlar vatandaşları yönetimi değiştirmeye veya politikaları üzerinde baskı kurmaya itebilir; ancak İran, Rusya veya Kuzey Kore gibi ülkelerde bu tür protestolar hayati tehlikeyi göze almayı gerektirir.

Nükleer meselede dahi mutabakat zaptı bir devrim değil, eskiye dönüşün müjdecisidir.

Bu belge, İran’ı savaş öncesinde kabul ettiği tartışma çerçevesine geri çekiyor: 2015 anlaşmasının üzerine inşa edildiği ilkeler, yeni bir anlaşmaya varılması durumunda da geçerliliğini koruyacaktır.

Trump’ın imaları ve İran medyasındaki yayınlar, Tahran’ın kendi topraklarında yüzde 3,67 seviyesine kadar uranyum zenginleştirmesine izin verileceği yönündeki beklentiyi doğrular nitelikte.

İran, daha önce yüksek seviyelerde zenginleştirdiği uranyumu ülke dışına çıkarmadan seyreltmeyi zaten kabul etmişti; şimdi ise zenginleştirme faaliyetlerini beş ila 15 yıl boyunca her seviyede dondurmaya razı olacağı anlaşılıyor.

Orijinal anlaşmada olduğu gibi, balistik füzeler meselesi yine masada değil; İran’ın nüfuz ve kontrol aygıtının temel parçası olan bölgesel vekilleriyle ilişkileri de öyle.

İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair taahhüdüne gelince –ki Trump’ın bunu merkezi bir başarı olarak pazarlaması bekleniyor– burada da gerçek bir yenilikten söz edilemez.

Zaten orijinal anlaşmada da benzer bir ifade yer alıyordu:

"İran, hiçbir surette nükleer silah aramayacağını, geliştirmeyeceğini veya edinmeyeceğini yeniden teyit eder."

İran’ın nükleer dosyası, İsrail’i sürecin tamamen dışında tutmaya kararlı olan Trump’ın tekelinde şekillenirken, İsrail’in varlık gösterebildiği son kale Lübnan kaldı.

Ancak orada bile hareket alanı hızla daralıyor. Tel Aviv ile Washington arasındaki bilek güreşi, Dahiye’de bir binanın hedefsizce bombalanmasıyla birlikte, beklendiği gibi İsrail cephesinin gürültülü bir hezimetiyle sonuçlandı.

Gelinen noktada sadece Dahiye değil; Güney Lübnan ve Nebatiye gibi "stratejik eşik" statüsündeki hedefler de fiilen İsrail ordusunun atış menzilinin dışına çıkarıldı.

Bu kez ne bir göz kırpma ne de onaylayan bir baş sallama var: Ateşkesin sınırlarını çizen İran’dır; İsrail’e bunu dayatmanın ve Lübnan’ı "İsrail saldırganlığından" kurtarmanın kredisini de bizzat kendisi toplamaktadır.

İronik olan şu ki; bu süreçte Hizbullah’a karşı harekete geçebilecek yetkiye ve izne sahip tek askeri yapı Lübnan ordusudur.

Ateşkes süreci onu kapsamıyor; zira İran, ABD ile yürüttüğü müzakerelerin devamlılığını, Lübnan hükümetinin ordusuna verdiği "Güney Lübnan'ı örgütün varlığından temizleme" talimatının iptali şartına bağlamadı.

İsrail’in Lübnan’da tek taraflı hareket etme imkânının tıkandığı bu noktada, önünde başka bir kapı açılıyor: Lübnan hükümetiyle iş birliği yapmak veya en azından bu görevi yerine getirmesini sağlayacak siyasi araçları ona sunmak.

İran’ın şartları arasında İsrail’in Lübnan’dan çekilmesinin olup olmadığı ya da Trump’ın böyle bir talebe nasıl yaklaşacağı henüz belirsizliğini koruyor. Ancak İsrail, Washington’ın kendisini çekilmeye zorlayacağı bir senaryoya şimdiden hazırlanmalıdır.

İsrail’in önünde iki seçenek var: Ya İran baskısıyla gelecek bir ABD diktasını beklemek ya da Lübnan hükümetiyle koordineli bir hamle başlatmak.

İkinci seçenek, Beyrut hükümetinin atacağı adımların toplumsal ve siyasi meşruiyetini güçlendirecek; en önemlisi de Lübnan ordusunun sınır boyunca konuşlanmasına olanak tanıyacaktır.

İsrail; Lübnan hükümetinin etkisiz kılmaya çalıştığı İran müdahalesine karşı ortak bir eylem planı, İsrail ordusunun çekilme takvimi, Güney Lübnan halkının evlerine dönüşü için kademeli izin, daha önceki görüşmelerde üzerinde mutabık kalınan "pilot bölgelerin" hayata geçirilmesi ve güvenlik düzenlemelerini içeren kapsamlı bir anlaşma önermelidir.

İsrail ordusunun Lübnan’daki varlığının bu hedeflere ulaşamadığı ve kuzeydeki yerleşim birimlerine yönelik saldırıları engelleyemediği zaten kanıtlandı; üstelik bu varlık, Hizbullah’ı silahsızlandırmaya da yetmiyor.

Oysa söz konusu hamle, Lübnan hükümetini Hizbullah’ın askeri meşruiyetini elinden alma mücadelesinde güçlendirebilir ve İran’ı, Lübnan üzerindeki siyasi tahakkümünü sürdürmenin giderek zorlaştığı bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda bırakabilir.

Ne var ki, mevcut İsrail hükümeti için siyasi rasyonalite her zaman ana pusula olmuyor.

Edinilen izlenimler, hükümetin Lübnan’ı istikrara kavuşturulması gereken siyasi bir hedef olarak değil; ABD ile bir bilek güreşi arenası ve İran karşısında yitirilen prestijin hüzünlü bir nişanesi olarak gördüğünü ortaya koyuyor.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler


Makaleler

Güncel