Nisan belgeleri Lübnan Cumhurbaşkanı Aun'u ifşa ediyor

img
Nisan belgeleri Lübnan Cumhurbaşkanı Aun'u ifşa ediyor YDH

"Ne Bakanlar Kurulu kurumsal bir kimlik gösterebildi ne de gerçek bir hükümet dayanışması tesis edilebildi. Sanki tüm kabine, resmiyete dökülmemiş fiili bir istifa halini yaşıyordu."




İbrahim Emin

YDH - Nisan belgeleri, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un ABD ve İsrail’in baskılarına boyun eğerek egemenlik haklarından ve "işgalcinin Lübnan topraklarının tamamından çekilmesi" şartından nasıl taviz verdiğini ortaya koyuyor. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, bugünkü köşe yazısında, askeri heyetin devre dışı bırakılmasıyla imzalanan güvenlik protokolünde, İsrail lehine yapılan değişikliklerle "çekilme" ifadesinin tamamen çıkarıldığını belirtiyor. Hükümet içerisindeki siyasi boşluktan ve koordinasyonsuzluktan faydalanan Aun ve yardımcısı Nevaf Selam, anayasal süreçleri bypass ederek teslimiyetçi bir anlaşmaya zemin hazırladı. Emin'e göre Aun ise bu geri adımları, Trump ile görüşebilmek uğruna Güney Lübnan’a yönelik daha büyük bir askeri işgali önleme bahanesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor.

Vesayet yönetimi heyeti ile İsrail heyeti arasında Washington’da yapılan doğrudan müzakerelerin ilk turunun ardından, ABD Dışişleri Bakanlığı geçen 15 Nisan’da yayımladığı bildiride müzakere sürecinin devam ettiğini teyit etti; görüşmelerin sürdürülmesi ve bir anlaşmaya varılması amacıyla yakın bir tarihte ikinci bir toplantının yapılacağını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un doğrudan müzakerelere hazır olduğunu Amerikan yönetimine bildirmesi ve bunu hükümetin geçen 2 Mart’ta direnişi "yasa dışı bir örgüt" ilan eden kararıyla pekiştirmesi üzerine, ABD’deki ilgili merciler bir güvenlik anlaşması taslağı hazırlamaya başladı.

Bu taslak, 14 Nisan oturumunun arefesinde daha kapsamlı bir anlaşma projesine, İsrail’in müzakereleri reddetmesi üzerine ise bir "niyet beyanına" dönüştürüldü.

Ancak bölgesel gelişmeler seyri hızla değiştirdi. ABD-İsrail ortaklığının İran’a yönelik savaş girişiminin sonuçsuz kalması ve ateşkes ilan edilmesi, İsrail’i Lübnan ile müzakere masasına oturmayı kabule zorladı.

Bu süreçte Amerikan yönetimi (birçoklarının iddia ettiğinin aksine Dışişleri Bakanı Marco Rubio değil), Lübnan cephesini İran cephesinden koparmayı hedefleyen ve Lübnan’ın ateşkes kapsamına alınmasına karşı çıkan yoğun bir çalışma programını devreye soktu.

Ne var ki işgalcinin 8 Nisan’da gerçekleştirdiği "Kara Çarşamba" katliamı dengeleri sarstı. ABD Başkanı Donald Trump’ın bu duruma öfkelendiği ve yakın kurmaylarının daha sonra birden fazla Arap ve bölge yetkilisine aktardığı üzere, yaşananları "büyük bir ahmaklık" olarak nitelendirdiği öğrenildi.

Trump, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’dan "tek seçenek olarak duran Lübnan ile doğrudan müzakerelere başlama" talebinde bulundu; kurduğu baskı sonucunda Beyrut ve güney banliyölerine (Dahiye) yönelik "rastgele hava saldırılarının" durdurulmasını sağladı.

Lübnan heyeti üyeleri, müzakereler sırasında Amerikalıların ve İsraillilerin tavrında belirgin bir değişim hissettiklerini ancak bu durumu Lübnan lehine kullanmaya çalışmadıklarını belirtiyor.

Zira heyet üyeleri, İsrail’e karşı koymanın imkânsız olduğuna ve Amerikan şartlarına boyun eğmekten başka çare bulunmadığına inanarak, masaya baştan yenilgiyi kabul etmiş bir zihniyetle oturmuştu. Üstelik kendilerini oraya gönderen iradenin asıl gayesi, İsrail ile bir anlaşmaya vararak savaşın gerçekleştiremediği hedefi, yani direnişi tasfiye etme planını fiilen hayata geçirmekti.

Gönüllü çekilme ve sorumluluktan kaçış

Müzakerelerin en sıcak anlarında, Cumhurbaşkanının hükümet nezdindeki yardımcısı Nevaf Selam, en yakınındakilere bile perde arkasında yaşananları anlatmaktan kaçınıyordu.

Dosyaya dair tartışmalar ne zaman alevlense, sesini yükselterek "Dosyanın tamamı Baabda Sarayı’nın yetkisindedir, ayrıntılarla hiçbir ilgim yok" diyerek konuyu kestirip atıyordu. Birden fazla bakanın konuyu Bakanlar Kuruluna taşıma girişimi de Selam’ın engeline takıldı.

Selam, anayasanın cumhurbaşkanına Başbakan ile koordinasyon halinde müzakereleri yürütme yetkisi verdiğini, nihai bir anlaşmaya varılmadan konunun Bakanlar Kuruluna sunulmasına gerek olmadığını savunuyordu.

Bu tavrında öyle ısrarcı oldu ki bazı bakanlar onun müzakerelerin detaylarından gerçekten habersiz olduğuna inandı.

Hatta çerçeve anlaşma metnini soran bir bakana, "Metni ABD Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde ara, ben oradan okudum" şeklinde yanıt vermişti.

Oysa Selam, müzakere heyetinin adımlarını meşrulaştıran sürecin tam merkezindeydi. Suudi Arabistan’ın Yüksek Temsilcisi Yezid bin Ferhan’dan, Aun’un attığı adımların korunması gerektiğine dair sürekli telkinler alıyordu.

Müzakere heyetinden üst düzey bir yetkili, görüşmeler boyunca sunulan taslaklara Selam’ın tek bir itiraz veya şerh düştüğünü duymadığını teyit ediyor.

Buradaki asıl sorun, Selam’ın direniş karşıtı siyasi duruşundan ziyade, Başbakanlık makamını zayıflatması ve anayasal yetkilerini devretmesidir.

Devlet adına imza atılan her belgenin tüm ülkeyi bağlayan siyasi bir taahhüt oluşturduğunu ve bunun konuyu Bakanlar Kuruluna taşımak için yeterli bir sebep teşkil ettiğini çok iyi bilmesine rağmen, kurulun müzakere sürecini tartışma hakkını hiçbir zaman savunmadı.

Selam da Aun gibi, hükümet içinde bu konuyu tartışmaya açtırabilecek bir siyasi gücün bulunmadığına güveniyordu. Emel Hareketi ve Hizbullah’tan oluşan Şii ittifakı, sürece dair ortak bir yaklaşım geliştirememiş, Meclis Başkanı Nebih Berri ise hükümetin düşme riskini göze almak istemediğini tek taraflı olarak ilan etmişti.

Aun ve Selam bu durumdan faydalanarak, tüm adımlarını Berri ile eşgüdüm içinde attıklarını yineleyip durdular.

Berri, Aun ile iletişiminin koptuğuna dair bilgileri basına sızdırsa da Aun’un "koordinasyon içindeyiz" iddialarını hiçbir zaman açıkça yalanlamadı. Lübnan’ın siyasi teamüllerinde doğrudan bir yalanlamanın yapılmaması zımni bir onay olarak yorumlandığından, bakanların tutumu da bu doğrultuda şekillendi.

Anlaşmaya yönelik eleştirilerinin dozunu kademeli olarak artıran Velid Canbolat da hükümetteki temsilcilerinden konuyu Bakanlar Kuruluna taşımalarını istemedi.

Aynı şekilde, anlaşmaya karşı olduklarını Başbakana bildiren bakanlar Tarık Mitri ve Gassan Selame de bu tartışmayı hükümet gündemine zorla sokacak bir siyasi mücadeleye girmeyi gerekli görmediler. Bu durum, hükümeti ortak bir paydası olmayan, sadece aynı masanın etrafında toplanan bir "bakanlar topluluğu" seviyesine indirdi.

Ne Bakanlar Kurulu kurumsal bir kimlik gösterebildi ne de gerçek bir hükümet dayanışması tesis edilebildi. Sanki tüm kabine, resmiyete dökülmemiş fiili bir istifa halini yaşıyordu.

"Çekilme" ifadesi nerede?

El-Ahbar’ın ulaştığı müzakere belgeleri incelendiğinde, "Niyet Beyanı" taslağına bir güvenlik ekinin eşlik ettiği görülüyor. Resmen imzalanan metin ile ilk taslak karşılaştırıldığında şu detaylar öne çıkıyor:

İlk taslak "Güvenlik Süreci Eki" başlığını taşıyordu ve metinde şu ifade yer alıyordu: "Bu belge, Niyet Beyanı’nın güvenlik ekidir ve onun ayrılmaz bir parçasını oluşturur; uygulama hükümlerini belirler, gizlidir ve taraflar aksini kararlaştırana kadar gizli kalacaktır."

Taslak, nihai metinde altıya düşürülen on bir maddeden oluşuyordu. "Pilot Bölgeler" ile ilgili ikinci madde, "Lübnan otoritesinin yeniden tesisi" ve "İsrail’in Güney Lübnan’ın tamamından kademeli olarak çekilmesi" hususunu açıkça düzenliyordu.

"Çekilme" ve "Güney Lübnan’ın tamamı" ifadeleri ilk metinde sarih bir şekilde yer alırken, Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un Washington’daki temsilcisinin imzaladığı nihai metinden tamamen çıkarıldı.

Diğer maddelerde ise vesayet yönetiminin, "Hizbullah başta olmak üzere devlet dışı hiçbir silahlı grubun Lübnan’ın hiçbir yerinde askeri bir rol oynamamasını veya silahlı kapasiteye sahip olmamasını güvence altına almak için gerekli tüm yasal ve operasyonel tedbirleri alma" taahhüdü yineleniyordu.

Ayrıca Lübnan’ın, "Hizbullah’ın askeri ve güvenlik mekanizmasını yasaklamak, finansman kaynaklarını kesmek, ülke genelindeki tüm askeri altyapıyı ve destek ağlarını tamamen tasfiye etmek için ek yasal önlemler alacağı" belirtiliyordu.

Bununla birlikte, ek taslağının 9. maddesinde "İsrail’in Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi ve siyasi süreçte kapsamlı barış ve güvenlik anlaşmasının imzalanması" yeniden ve açıkça ifade edilmişti.

Ancak aynı madde, bu çekilmeyi "silahsızlandırma, devlet dışı silahlı grupların ülke genelinde tasfiyesi ve Lübnan ordusunun bölgede tam kontrolü sağlaması da dahil olmak üzere, üzerinde anlaşılan güvenlik aşamalarının başarıyla tamamlanması" şartına bağlıyordu.

Buradaki can alıcı nokta, İsrail’in Lübnan topraklarının "tamamından" "çekileceğine" dair ifadelerin ilk taslakta yer almasıdır. Ancak Aun’un ekibi bu kazanımdan geri adım atarak, işgal hükümetinin eklediği ve Lübnan heyetinin Washington’daki son toplantıda gördüğü değişiklikleri kabul etti.

İşgalci gücün, ilk taslağın üzerine kendi "not ve düzeltmelerini" yazdığı kesinleştiğinde, Beyrut’tan gelen bir telefon talimatıyla askeri heyet görüşmelerden uzaklaştırıldı.

Aun, ekibine "çekilme" kelimesini içermeyen ve "toprakların tamamı" yerine sadece "Lübnan toprakları" ifadesine yer veren değiştirilmiş metni imzalamaları talimatını verdi.

Sonrasında, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Aun’u arayarak, "anlaşmanın suya düşmemesi için" Lübnan heyetine bu değişiklikleri kabul etmesini söylemesini istediği ortaya çıktı.

Aun, daha sonra ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesinin iptal edilmesi tehdidi altında bu değişiklikleri kabul ettiği yönündeki bilgileri yalanlamaya çalıştı.

Oysa Washington’daki üst düzey yetkililer, Aun’un ekibine "Anlaşmanın imzalanmaması durumunda Trump’ın kendisini kabul etmesi için bir neden kalmayacağını" açıkça iletmişti.

Buna karşılık Aun, değişiklikleri onaylamasını savunurken, bu imzanın İsrail’in Nebatiye ve Sur şehirleri ile çevre köylerine yönelik geniş kapsamlı bir işgal operasyonunu engellediğini ve sivillere yönelik büyük katliamların önüne geçtiğini iddia etti.

Geriye tek bir soru kalıyor: Aun, "dostu" Trump’ın hatırı için daha ne kadar taviz verecek?

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel